22 Haziran 2011 Çarşamba

6102 Sayılı Yeni TTK’ya Göre Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu

Av. Ender Dedeağaç

Yönetim Kurulu hakkında konuşmaya başlamadan önce, anonim şirketlerin, TTK da yer alan sermaye şirketlerinden olduğunu, tüzel kişiliğe sahip bulunduğunu öncelikle belirtmek isterim.

Anonim şirketlerin yönetim kuruluna ilişkin hükümler, yeni Türk Ticaret Kanununun (YTTK) 359 vd maddelerinde yer almaktadır.

YTTK 359/1 Maddesine baktığımızda, bu maddenin YTTK 365/1 maddesi ile aynı yapıya sahip olduğunu ve her iki maddeye göre, yönetim kurulunun, şirketi yönetmenin yanı sıra şirketi temsil görevi ile de görevlendirildiğini görmekteyiz. Bu nedenle YTTK 359/1 maddesi, yönetim kurulu üyeleri arasında,“…temsile yetkili en az bir üyenin..” bulunmasını zorunlu tutmuştur. Elbette bu hükmün mefhumu muhalefetinden anladığımıza göre, hem yönetim kurulu üyesi olmak hem de şirketi temsil görevi ile görevlendirilmemiş olmak mümkündür. Ayrıca YTTK 365/1 maddesi bunu daha açık bir şekilde hükme bağlamıştır.

Bilindiği gibi eski TTK’nın (ETTK) 312. maddesine göre yönetim kurulu en az üç kişiden oluşmakta idi. Buna karşılık YTTK 359/1 maddesinde yapılan değişiklikle, yönetim kurulu üye sayısı, üçten bire indirilmiştir. Yönetim kurulunun yapılanmasındaki bu değişiklik, AB hukukuna uyum sağlamanın yanı sıra, YTTK ile tek kişilik anonim şirketlerin kabul nedenine dayandırılmaktadır. YTTK’nın tasarısına baktığımızda, yasada “kurul” sözcüğünün bulunmasına rağmen, yönetim kurulunun tek kişiden oluşmasının, bir çelişki teşkil etmediği, çünkü burada kurul sözcüğü ile organın ifade edildiği belirtilmiştir.

Tek kişilik anonim şirket ve limited şirket kuruluşuna yasal izin verilmiş olması, uzun bir süredir, aile şirketi diye adlandırdığımız, şirket türünde, yaşanan, göstermelik ortak durumundaki akraba ve arkadaşların sorumluluğunu hem de parasal sorumluluğun yanı sıra, hapse kadar giden sorumluluğunu ortadan kaldıracaktır. Bu olumlu ve ülkemin koşulları ile uyumlu bir gelişmedir. Ancak benim kişisel kanıma göre, tek kişilik şirketleri anonim ve limited şirket içinde oluşturmak yerine ayrı bir yapılandırma içinde gösterseydik daha iyi olurdu.

Şirketi yönetmek ve temsil ile sorumlu olan bu organ, ya kuruluş aşamasında hazırlanan şirket esas sözleşmesi ile belirlenir ya da şirketin kuruluştan sonraki yaşamında şirket genel kurulunun seçimi ile belirlenir. Yönetim kurulunun esas sözleşme ile oluşması ile seçimle oluşması, yönetim kurulunun yetkilerini ve sorumluluklarını etkilemez.

Yukarıda da belirttiğim gibi, yönetim kurulunun en az bir üyesinde şirketi temsil yetkisinin bulunması gerekmektedir. İşte bu nedenle ve şirketle ilgili idari ve yargısal işlemlere kolaylık sağlanması amacıyla, temsile yetkili üyelerin birden fazla olması halinde bunlardan en az birinin, tek üye olması halinde ise bunun, yerleşim yerinin Türkiye’de bulunması ve Türk vatandaşı olması zorunludur.

YTTK 359/2 maddesi, ETTK’nın 312. maddesinde olduğu gibi, tüzel kişilerin de yönetim kurulunda üye bulundurabileceğini hükme bağlamıştır. Her iki kanun da, tüzel kişinin yerine bir gerçek kişinin, yönetim kurulunda bulunması gerektiği gerçeğini kabul etmiş ancak yaşananlar ve ekonomide özellikle yönetim bilimlerinde oluşan değişimler nedeniyle ikisi arasından bazı farlılıklarda oluşmuştur. ETTK’ya göre, tüzel kişi, yönetim kurulu üyesi olmasını istediği gerçek kişiyi genel kurula önermekte ve genel kurulun söz konusu gerçek kişiyi kabul etmesi/seçmesi ile bu kişi yönetim kurulu üyesi olmakta idi. Bu nedenle de bu gerçek kişinin, yönetim kurulu üyesi olarak, sorumlu olduğu hallerde, örneğin şirketi zararlandırıcı bir eyleminden ötürü tazminat ödemesi gerektiğinde, bu tazminattan sadece yönetim kurulu üyeliğine seçilen gerçek kişi sorumlu olmaktaydı. Onu bu göreve öneren tüzel kişiye bir sorumluluk gelmemekte idi. Halbuki YTTK 359/2 maddesi gereği bundan böyle, her hangi bir gerçek kişinin yönetim kurulu üyesi olarak, görev almasını sağlayan tüzel kişi de birlikte sorumlu olacaktır. Sorumluluğun tüzel kişiyi de kapsaması nedeniyle YTTK 359/2 maddesi bir başka farklılığı da hükme bağlamıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi ETTK’ya göre üye seçimi, tüzelkişinin gerçek kişiyi belirlemiş olarak yaptığı önerisine dayalı olarak genel kurulca seçilmekte idi, bundan böyle, seçilen tüzel kişinin kendisi olacak ancak tüzel kişi bu görevi bizzat yapamayacağı için, seçimden sonra tüzel kişi, kendi seçimi ile belirleyeceği bir gerçek kişiyi, şirkete bildirecektir. Belirlenen bu gerçek kişi, YTTK’nın 359/2 maddesi gereği yapılacak olan tescil ve ilan işleminde tüzel kişi ile birlikte tescil ve ilan edilecektir. Söz konusu tescil ve ilan işleminin yanı sıra bu ilanın şirketin internet sitesinde yapılması da aynı maddenin emredici hükmü gereğidir.

Yönetim kurulu üyeliğine seçilen tüzel kişi tarafından gerçek kişinin belirlenmesi, yönetim kuruluna seçilen tüzel kişi tarafından bu gerçek kişinin değiştirilmesi hakkını da içermektedir. Bu husus madde metninde yer alan sözcüklerden açıkça anlaşılmamakta ise de maddeye ilişkin gerekçede belirtilmiştir. Üstelik kuralın ruhuna uygundur. Buradaki tescil ve ilan zorunluluğu, madde gerekçesine göre, YTTK’nın 364/1 maddesi ile kendine tanınan yetki doğrultusunda, tüzel kişi tarafından yapılması olası değişiklikleri zorlaştırmak ve her toplantıya bir başka kişinin gelmesini önlemek için konulmuştur.

Bilindiği gibi, şirketi temsil yetkisini taşıyan yönetim kurulu üyesi/üyeleri Türk vatandaşı olmak ve Türkiye’de yerleşim yerine sahip bulunmak zorundadır. Acaba bu zorunluluk yönetim kurulu üyeliğine getirilen tüzel kişi için mi uygulanacaktır yoksa tüzel kişinin görevlendirdiği gerçek kişi için mi uygulanacaktır? Ya da her ikisi için mi? Bu sorunun açık bir cevabını YTTK’nın içinde bulamadığımı belirtmek isterim Ancak tasarının madde gerekçesine baktığımızda, bu zorunluluğun gerçek kişi için arandığını görmekteyiz. Madde gerekçelerinin uygulama kabiliyeti olmadığını yön gösterme kabiliyeti olduğunu düşündüğümüzde bu hususun madde halinde belirtilmiş olmasının yararlı olacağını düşündüğümü belirtmek isterim.

YTTK üyeliğe seçilmenin koşullarını ayrıca belirtmek yerine, YTTK 359/4 maddesinde bunu üyeliğin düşmesine ilişkin nedenlere bağlamış ve üyeliğin düşmesini gerektiren bir nedenin varlığı, seçilmeye de engeldir hükmünü getirmiştir. YTTK 363/2 maddesi üyeliği sona erdiren nedenleri saymıştır.

Yönetim kurulu üyesinin tam ehliyetli olması koşulu aranmaktadır. Bu koşul tüzel kişi temsilcisi içinde geçerlidir.

Ancak yönetim kurulu üyelerinin okuma yazma bilmesi gerektiğine ilişkin bir koşul aranmamaktadır. Halbuki bu koşul da YTTK 359/3 maddesinin görüşülmesi aşamasında komisyonlarda, görüşülüp tartışılsa idi kanımca iyi olurdu. Çünkü baba tarafından kurulan ve ölümle birlikte anne ve çocuklara geçen şirketlerde çocuklar arasındaki geçimsizliklerin önlenebilmesi için anneye yönetim kurulunda üyelik verilmesini uygulamada görmekteyiz. Ancak annenin okuma yazma bilmemesi daha yönetim kurulunun tescil ve ilan edilmesi aşamasında karşımıza problem olarak çıkmakta ve herkes bunu kendi kafasına göre çözmektedir. Halbuki tasarıda yer alan yönetim kurulu üyelerinin yüksek öğrenim görmüş olması şartının komisyon görüşmeleri sırasında yumuşatılarak, aynı nedenle yani ülkemin gerçeği dikkate alınarak tek üyeli yönetim kurulunda bu şart aranmaz haline dönüştürülmesi aşamasında bu konuda tartışılabilir ve olumlu yada olumsuz sonuçlandırılabilinirdi. Benim kanım okuma yazma bilmeyenin yönetim kurulunda yer almasının hukuksal yük getirmesi nedenine dayalı olarak olumsuz olmasıdır. Çünkü bu kişinin kararları imzalaması aşamasında şirket sırrı ilkesi bir tarafa bırakılacak ve imza bilmeyenlere ilişkin prosedür uygulanacaktır.

Seçimin tüzel kişi olarak gerçekleştirilmesi, uygulamada gördüğümüz bir yanlış hatta kötü niyetli diyebileceğimiz bir uygulamaya da son vermektedir. Bundan böyle, bir tüzel kişi adına birden fazla yönetim kurulu üyesi seçmek olanağı kalmamıştır.

YTTK’nın 359. maddesinin, madde gerekçesine baktığımızda, tek kişilik şirket ve onun paralelinde kabul gören tek kişilik yönetim kurulu üyeliği kuralları ile grup şirketlerinin gelişmesine ve ekonominin güçlenmesine katkı sağlanacağının öngörüldüğünü ve tüzel kişi adına yönetim kurulunda görev alan üye ile birlikte görev veren tüzel kişin de sorumlu olması ile de ekonomiye zarar veren işlemlerin önlenmesinin amaçlandığını görmekteyiz. Bu görüşe katılmamak mümkün değildir.

YTTK yönetim kurulunun oluşmasını düzenlerken, ETTK’da olmamasına rağmen yargı kararları ile tartışmasız bir şekilde uygulanan yönetim kurulu üyeliğine seçilmek ile ilgili imtiyaz hakkını YTTK’nın 360. maddesinde yasalaştırmıştır. Böylece uygulamayı ve ülke gerçeklerini dikkate alarak olumlu bir görev yerine getirmiştir.

YTTK’nın 360/1 maddesinin ilk cümlesinde yer alan hükme göre, yönetim kurulunda temsil edilmeye ilişkin imtiyaz hakkının varlığı ancak bu hakkın şirket esas sözleşmesinde yer alması ile mümkündür.

YTTK 360/1 maddesinin metnine göre, imtiyaz;
- Belirli pay gruplarına
- Özellik ve nitelikleri ile belirli pay grubu oluşturan pay sahiplerine
- Azlığa
Tanınabilir. Tasarının 360. Maddesini oluşturan bu madde, meclis çalışmaları sırasında alt komisyonda değişikliğe uğramış ve anlamı vurgulayabilmek için “belirli grup oluşturan pay sahipleri” sözcüklerinin önüne “özellik ve nitelikleri ile “ sözcükleri eklenmiştir. Böylece binek otomobili üreten bir şirkette, oto boya üreticileri olarak pay sahibi bulunanlara, yönetim kuruluna üye seçme konusunda imtiyaz tanınabileceği ilkesi benimsenmiştir.

Yönetim kurulu ile ilgili imtiyaz, esas sözleşmede açıkça belirtilmiş olmak şartı ile iki şekilde gerçekleştirilebilinir. Bunlardan birincisi, imtiyaz sahibi grup, genel kurula seçilmesini istediği kişiyi önerebilir. İkincisinde ise yönetim kurulu üyesi, imtiyaz sahibi grup üyeleri arasından seçilir.

YTTK’nın 360/1 maddesinde yer alan “Genel kurul tarafından yönetim kurulu üyeliğine önerilen veya hakkın tanındığı gruba ve azlığa mensup adayın haklı bir sebep bulunmadığı takdirde üye seçilmesi zorunludur.” Hükmünü değerlendirdiğimde, imtiyaz hakkının kullanılması için, imtiyaz sahiplerinin genel kurula bir öneri getirmek zorunda olduğunu görmekteyim. Kanımca eski uygulamada olduğu gibi bu önerinin oluşabilmesi için imtiyaz sahipleri bir toplantı yapmak zorunda kalacaklar ve bu toplantıda alınan kararlar için bir iptal davası hakkı doğacaktır. Ancak görüldüğü gibi imtiyaz hakkına dayalı seçimde, genel kurul sadece seçimi önleyebilecek bir haklı nedenin bulunup bulunmadığını irdelemek durumundadır. Bunun dışında bir değerlendirmesi olmayacağı için kullanacağı oy sadece bu değerlendirmede oluşacak farklılıklarla ilgili olacaktır. Elbette, bu genel kurul kararının da iptali davası söz konusu olacaktır.

ETTK’nın 312. maddesinin karşılığı olarak yasalaşan YTTK’nın 359. maddesine baktığımızda, yeni düzenlemeye göre, yönetim kurulu üyesi olmak için ortak olma şartının aranmadığını görmekteyiz. Yasa koyucu bu şartı kaldırarak, anonim şirketlerde profesyonel yöneticilerin görev almasının önünü açmanın yanı sıra, ETTK’da böylesi bir olanak olmadığı için, yaratılan muvazaaların önünü almış olmaktadır. Ancak bu konunun, profesyonel yöneticilerle tartışılıp tartışılmadığını bilmemekle beraber bence, taslağın hazırlanmasında, servet sahibi kişi, sermayedar kişi, tacir kişi, yönetici kişi kavramları yeterince irdelenmemiştir. Bu kavramlarda ki farklılığın irdelenmesi, bunun şirket esas sözleşmelerine ve şirket organizasyon yapısına nasıl yansıyacağının daha doğrusu yönetsel yapı ile hukuksal yapı arasında nasıl bir uyum sağlanacağının bulunması çok önemlidir.

YTTK 360/1 son cümlesi halka açık anonim şirketlerle ilgili olarak SPK yasası ile uyum sağlamayı amaçlayıcı hüküm getirmiştir. Ancak, SPK konumuz dışında kaldığından ötürü buna değinilmemiştir.

YTTK’nın 359. maddesine göre anonim şirketlerde nasıl yönetim kurulu üyesi olunacağını düzenleyen temel hükmü oluşturmaktadır. Yukarıda da söylediğimiz gibi bu maddeye göre, ya esas sözleşme de yer alan bir hüküm nedeniyle yada genel kurul tarafından seçilerek yönetim kurulu üyesi olunur. Ancak YTTK’nın 334. ve 363. maddelerinde yer alan hükümler yolu ile de anonim şirketlerde yönetim kurulu üyesi olmak mümkündür. YTTK’nın 334. maddesi ETTK’nın 275. maddesinin karşılığı olup, kamu hizmeti gören anonim şirketlerde, pay sahibi olan ya da olmayan devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişilerinin esas sözleşmede gösterilmesi şartı ile, genel kurulca seçilmeye gerek olmadan yönetim kurulunda temsilci bulundurabileceklerini hükme bağlamıştır. Her ne kadar bu kişilere gerek eski gerekse yeni TTK “temsilci” diyorsa da, gene her iki yasa bunların yönetim kurulu üyeleri gibi “hak ve görevlerinin” olduğunu da belirtmektedir. Kanımca burada kullanılan temsilci sözcüğü, bunların atama ile göreve başlayacaklarını ve gene görevden alınmalılarının atayan kurum tarafından gerçekleştirileceğini, YTTK 362/2 maddesinde yer alan üç yıl sınırının, bunlar için uygulanmayacağını belirtmek için kullanılmıştır. YTTK’nın 363. maddesi ise ETTK’nın 315. maddesinin karşılığıdır. Bu maddeye göre, yönetim kurulunun görev süresi içinde, her hangi bir nedenle yönetim kurulu üyeliğinde bir boşalma meydana gelirse, yönetim kurulu, bu üyenin yerine ilk genel kurula kadar görev yapmak üzere kendi kararı ile bir üye seçer. Seçilen bu üyenin, yönetim kurulu üyelerinde aranması gereken kanuni şartları taşıması gerektiği kanun tarafından belirtilmiştir. ETTK’da bu yolla seçilen üyenin ilk genel kurula kadar görev yapacağı belirtilmekle birlikte bu genel kuruldan sonra nasıl bir yol izleneceği belirtilmemişti. YTTK bu konuda da hüküm getirmiş ve onamanın olması halinde bu üyenin diğer üyelerle birlikte yönetim kurulunun seçilmiş olduğu sürenin sonuna kadar görev yapacağını hükme bağlamıştır.

Burada aklıma, eğer genel kurul onamazsa eski üyenin süresinden artan zaman açısından ne olur? Sorusu takılmaktadır. Kanımca, böylesi bir durum olursa diye düşünerek genel kurul gündemini oluştururken iki alternatifli yazmak ve gündeme bağlılık ilkesinin yasaklarına yakalanmamak gerekir. Ancak gündem bu şekilde hazırlanmasa bile, böyle bir durum karşısında, bu konunun zorunlu gündem maddesi gibi değerlendirilerek, gündeme bağlılık ilkesi yasağı dışında değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Zaten YTTK 364 maddesi, geçmiş dönemde, değişik Yargıtay kararları ile farklı farklı sonuçlara bağlanan, yönetim kurulu üyelerinin gündemde madde olmamasına rağmen azledilip azledilemeyeceğine ilişkin tartışmaya son vermiştir. Çözüm üretirken, bundan da yararlanılabileceğini düşünmekteyim.

YTTK 364/1 maddesine göre, bir yönetim kurulu üyesi ister, esas sözleşme ile isterse seçimle göreve gelmiş olsun gündemde madde olsa da olmaza da genel kurul her zaman yönetim kurulu üyelerini azledebilir. YTTK 364/2 maddesi YTTK 334. maddesinde yer alan kamu kurumları tarafından atanan üyelerin bu madde kapsamında değerlendirilmeyeceğini onları ancak atayan kurumun görevden alabileceğini de hükme bağlamıştır. Gene bu maddeye göre, tüzel kişilerin kendi yönetim kurulu üyeliği görevini ifa edebilmek için görevlendirdiği gerçek kişiler, ilgili tüzel kişi tarafından her zaman görevden alınabileceğini hükme bağlamakla beraber, bunların genel kurul tarafından azledilip edilemeyeceğine dair bir hüküm getirmemiştir. Kanımca, konuyu, YTTK’nın 360. maddesinde yer alan “haklı sebep” koşulu ile birlikte değerlendirmeli ve eğer söz konusu gerçek kişinin görevden alınmasını gerektiren bir haklı sebep söz konusu ise, bu gerçek kişinin görevden alınmasına, genel kurul da karar verebilmelidir.

YTTK 364 maddesi, bir tartışmaya son vermenin yanı sıra bir haksızlığı da gidermektedir. ETTK’nın azli düzenleyen 316. maddesi azil halinde tazminat ödenmeyeceğini hükme bağlayarak bir haksızlığa yol açmakta idi, işte YTTK 364/2 maddesine göre bundan böyle azledilen yönetim kurulu üyeleri tazminat talep edebileceklerdir. Elbette bu tazminat sadece genel kurul tarafından atanan ve onun tarafından azledilen üyeler için geçerlidir.

YTTK’nın 362. maddesi ETTK’nın 314. maddesinin karşılığı olup yönetim kurulu üyeliğinin en çok üç yıl için olabileceğini, esas sözleşmede bir yasaklama olmadığı takdirde, üyenin/üyelerin yeniden seçilebileceğini hüküm altına almıştır.

Yukarıda, yönetim bilimleri ile hukukun iş birliği yapmak zorunda olduğuna değinmiştik. Bu zorunluluğun en önemli bölümlerinden biri, şirketin yönetimi ve temsilinin nasıl sağlanacağına ilişkin hukuk kuralları ile yönetsel kuralların bağdaşmasında, karşımıza çıkmaktadır.

Kanımca yaşanan problemleri gören tasarıyı hazırlayan kurul ve yasa koyucu, ETTK’da ve YTTK’da yer alan, yönetim kurulunun yönetime ve temsile ilişkin yetkilerini daha detaylı olarak hatta yönetim bilimlerine daha uygun olarak yasalaştırmıştır.

YTTK’nın 365. maddesi ETTK’nın 317. maddesinde olduğu gibi, yönetim kurulunun yönetim ve temsil yetkisi olduğunu vurgulamıştır.

YTTK’nın 366/1 maddesine göre, eğer yönetim kurulu tek kişiden oluşmuyorsa, yönetim kurulu çalışmalarını gerçekleştirmek için, her yıl, yönetim kurulu üyeleri arasından bir başkan ve yeterince başkan vekili seçilir. Eğer esas sözleşmede başkan ve/veya başken vekilinin seçimi genel kurula bırakılmamışsa bu seçim yönetim kurulu tarafından gerçekleştirilir.

Gene aynı maddeye göre, yönetim kurulu işlerlinde kendisine yardımcı olmak üzere, özellikle iç denetimi gerçekleştirmek, kararları uygulatmak ve gerekli konularda rapor hazırlatmak üzere komiteler ve komisyonlar kurabilir. Bu komite ve komisyonlarda aynı zamanda yönetim kurulu üyeleri de görev alabilir. YTTK’nın 366/2 maddesine göre yapılan bu çalışma, yönetim kurulunun yönetsel görevlerinin devri anlamına gelmez. Bu çalışmada yer alan komite ve kurullar yönetim bilimleri açısından hat elamanı olarak değil kurmay elamanlar olarak değerlendirilmelidir. Yani bunların karar yetkisi yoktur.

Halbuki YTTK’nın 367. maddesinde yer alan “yönetimin devrine” ilişkin hükümlere göre yapılan devirde, devir alan kişilerin karar yetkisi de doğmaktadır. Devirle birlikte YTTK’nın 367/2 maddesinin yönetim kurulu üyelerinin birlikte kullanmasını şart koştuğu yönetim yetkisi devredilenler tarafından kullanılmaya başlanılır. Bu maddeye göre yapılan devirlerde, karar yetkisi de devredildiği için, yasa bu devrin olabilmesi için, buna olanak veren hükmün esas sözleşmede yer almasını şart koşmuştur. Eğer, esas sözleşmede böyle bir hüküm varsa, yönetim kurulu, yönetime ilişkin görevlerinin tamamını ya da bir kısmını, bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine devredebileceği gibi yönetim kurulu üyesi olmayan üçüncü kişilere de devredebilir.

YTTK’nın 367. maddesine göre bir devir gerçekleştirebilmenin ikinci koşulu bu konuda bir iç yönergenin hazırlanmış olmasıdır. Maddenin yazılımından benim anladığıma göre bu iç yönergenin yönetim kurulu tarafından düzenlenmesi gerekmektedir. Ancak unutmadan söylemek isterim ki maddeye ilişkin gerekçede bunun genel kurul ya da yönetim kurulu tarafından düzenleneceği konusunda çelişki bulunduğu belirtilmektedir. Tasarının gerekçesinde (üçüncü paragraf son cümle)yer alan bu açıklamadan ötürü ister istemez, madem çelişki var neden gidermediniz diye sormak gerekiyorsa da bana göre çelişki yoktur. Çünkü maddenin yazımı çok açıktır. Ayrıca gene gerekçede de belirtildiği gibi, esas sözleşme yönetimin kendisinde olan yetkinin devrine izin vermiştir. Bu devrin şekil şartlarını detaylarını düzenlemek yetkiyi kullanan yönetim kurulunun olmalıdır. İşin doğası bunu gerektirmektedir. İç yönergenin hangi konular içereceği yasada belirtilmiştir. Ancak, bunun sınırlayıcı koşullar olduğunu düşünmemekteyim. Bu bilgilerin yanı sıra yönetim bilimlerinin gerektirdiği görev tanımına ve organizasyon şemalarına ilişkin tüm kuralların bu iç yönergede yer alması gerektiğini düşünmekteyim.

YTTK’nın 365/1 maddesinde belirtildiği gibi şirket yönetim kurulu tarafından temsil edilir. Bu temsil yetkisi yönetim kurulu tek kişiden oluştuğu takdirde, bu kişi tarafından kullanılır. Bunun dışında kalan durumlarda yani yönetim kurulu birden fazla kişiden oluşuyorsa, YTTK’nın 370. maddesine göre, özel bir hüküm olup olmadığını öğrenmek için, şirket esas sözleşmesine bakılır, esas sözleşmede bu konuda bir hüküm yoksa, prensip olarak, temsil yetkisi çift imza kullanmak koşulu ile yönetim kurulu tarafından kullanılır.

Yönetim kurulunun temsil yetkisinin, yönetim kurulu üyeleri tarafından çift imza kuralına uygun olarak kullanılması yasa tarafından kabul edilmiş olmakla birlikte, YTTK’nın 370/2 maddesine göre, yönetim kurulu bu yetkisini, bir veya birden fazla yönetim kurulu üyesine devredebilir. Böylesi bir devir varsa, bu yönetim kurulu üyelerine “murahhas üye denir. Yönetim kurulu, temsil yetkisini, yönetim kurulu üyesi bulunmayan müdürlere de devredebilir. Bunlara da murahhas müdür denilir.

YTTK 370/2 maddesinin son cümlesinde, “En az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisine haiz olması şarttır.” Hükmü yer almaktadır. Benim yasadan anladığım kadarıyla, bu hüküm nedeniyle, temsil yetkisinin dışarıdan müdürlere bırakılması halinde, temsil yetkisinin devrinin yanı sıra en az bir yönetim kurulu üyesinde de temsil yetkisi bulundurulacaktır.

YTTK’nın 370. maddesi ETTK’nın 319. ve 321. maddelerinin karşılığıdır. Ancak ETTK’ya göre, temsil yetkisinin devri için “esas mukavelede” buna olanak veren bir madde bulunmalıydı. YTTK’da bu şart kaldırılmıştır.

Yönetim kurulu, temsile yetkili kişileri belirledikten sonra bunların “temsil şekillerini de gösterir” kararını, YTTK 373/1 maddesi gereği, notere onaylatır ve tescil ve ilan edilmek üzere ticaret siciline verir. Ticaret siciline verilmek üzere karar onaylattırılması yapılırken YTTK’nın 372/1 ve 40/1 maddesi hükmü birlikte düşünülmeli ve kararın notere tasdiki ile birlikte, şirketi temsil edecek olan kişilerin imzaları da notere onaylattırılmalıdır. Şirketi temsile yetkili kişiler, şirket adına imza atarken, şirket unvanı altına onaylatılmış imzaya uygun imza atmalıdırlar. Bu hüküm eski hükmün uygulaması gibidir.

YTTK’nın 373/2 maddesi hükmüne göre, “Temsil yetkisinin ticaret sicilinde tescilinden sonra, ilgili kişilerin seçimine veya atanmalarına ilişkin her hangi bir hukuki sakatlık, şirket tarafından üçüncü kişilere, ancak sakatlığın bunlar tarafından bilindiğinin ispat edilmesi şartı ile ileri sürülebilir.”

YTTK’nın 371/1 maddesinde temsile yetkili olan kişiler “…şirketin amacına ve işletme konusuna giren her türlü işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabilir…” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün yanı sıra aynı maddenin 3 fıkrasında yer alan hükümde ise “Temsil yetkisinin sınırlandırılması, iyi niyet sahibi üçüncü kişilere karşı hüküm ifade etmez.” Hükmüne yer verilmiştir. Bu iki hükmün birlikte değerlendirilmesi nedeniyle yetkinin sınırlandırılamayacağı sınırlandırılsa bile iyi niyetli üçüncü kişilere karşı bir anlam ifade etmeyeceğini anlamaktayız.

Yetki sınırlandırılması sadece YTTK’nın 371/3 maddesine uygun olarak, yetkinin merkezin ya da şubenin işleri ile sınırlandırılmasında ve de yetkinin yetkililer tarafından birlikte kullanılması gerektiğine ilişkin sınırlandırmada, bu sınırlandırmanın ticaret sicilinde tescil ve ilan edilmiş olması koşulu ile mümkün olduğunu görmekteyiz.

YTTK’nın 371/2 maddesi “Temsile yetkili olanların, üçüncü kişilerle, işletme konusu dışında yaptığı işlemlerde şirketi bağlar…” hükmünü getirmiştir. Bu hüküm ultra vires kuralının kaldırılması sonucunda yasamızda yer almıştır. Madde gerekçesine göre bu husus AT birinci yönergesinde yer almaktadır. Kanımca ultra vires kuralının ticaret şirketlerinde kaldırılmış olması YMK da yer alan bu kural nedeniyle iki kanun arasında bir çelişki yaratacaktır.

Temsil yetkisine sahip kişiler işletme konusu dışında bir işlem yapmışlarsa, şirketin bundan sorumlu olmaması için, aynı madde hükmüne göre, üçüncü kişinin, yapılan işlemin işletme konusu dışında olduğunu bildiği, şirket tarafından kanıtlanmalıdır. Şirket bu hususu kanıtlayamaz ise, üçüncü kişinin, işlemin işletme konusu dışında olduğunu, durumun gereğinden bilebilecek durumda olduğunu kanıtlamak zorundadır. Gene aynı madde hükmüne göre, şirket esas sözleşmesinin ilan edilmiş olması bu hususu ispat için tek başına delil olma özelliğine sahip değildir. Gerekçede belirtildiği gibi bu madde YTTK tasarısının 354. maddesi ile uyumludur ve doğrudur, çünkü üçüncü kişiye ilan edileni bilmek zorunluluğunu getirmek doğru değildir.

YTTK’nın 369/1 maddesine göre, gerek yönetim kurulu üyeleri gerekse yönetimle görevli üçüncü kişiler, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadır.

Yönetim kurulunun temsil ve yönetim yetkisi olduğunu bunların her birinin nasıl devredilebileceğini hükme bağlayan yasa koyucu bununla yetinmemiş ve ETKK’da olmayan hükümlerle, yönetim kurulunun görev ve yetkilerini hatta bunlardan hangisinin devredilemeyecek yetkilerden olduğunu, devredilemeyecek yetkilerin genel kurul tarafından bile kullanılamayacağını da hükme bağlamıştır. Yönetim kuruluna ait yetkilerin genel kurul tarafından kullanılamayacağına ilişkin hüküm ile organlar arasında işlevlerin ayrılığı ilkesini kabul etmiştir. YTTK’nın 374/1 maddesine baktığımızda bu anlattıklarımızın “Yönetim kurulu…..şirketin işletme konusunun gerçekleştirilmesi için gerekli olan her çeşit iş ve işlemler hakkında karar almaya yetkilidir.” Hükmünde ifadesini bulduğunu ve işletme konusunun gerçekleşmesi için öncelikle yönetim kurulunun sorumlu tutulduğunu, görmekteyiz. Bu nedenle YTTK’nın 375. maddesi, yönetim kurulunun devredemeyeceği görevleri saymıştır. Bu görevler, YTTK 374. maddesinde yer alan hüküm nedeniyle, esas sözleşme ile bile, genel kurula bırakılamaz. Esas sözleşme ile ancak YTTK 375. maddesinde sayılan görevler dışında kalanlar genel kurula bırakılabilecek görevlerdir. Kanımca YTTK’nın 375 maddesinde yer alan devredilemez görevlere gene YTTK’nın 368/1 maddesi gereği ticari mümessil ve vekil atamak görevini de katmak gerekecektir. Çünkü hem maddenin yazılımı bunu ortaya koymaktadır hem de madde gerekçesinde bu yönde açıklama yer almaktadır.

Yönetim kurulunun devredilemez yetkilerinin neler olduğunu anlamak için YTTK’nın 375. maddesi ile buna ilişkin YTTK taslağındaki madde gerekçesini bilginize sunmakta yarar görmekteyim. Bu arada söz konusu maddenin alt komisyonda değişikliğe uğradığını hatırlatmakta da yarar görmekteyim. Alt komisyon, tasarıda yer alan 375. maddenin 1 fıkrası b bendinde yer alan “örgütün” ibaresi yerine 336. madde ile uyumu sağlamak amacıyla “yönetim teşkilatının” ibaresini koymuştur. Madde bu değişiklikle kabul görmüştür.

Devredilemez görev ve yetkiler
MADDE 375- (1) Yönetim kurulunun devredilemez ve vazgeçilemez görev ve yetkileri şunlardır:
a) Şirketin üst düzeyde yönetimi ve bunlarla ilgili talimatların verilmesi.
b) Şirket yönetim teşkilatının belirlenmesi.
c) Muhasebe, finans denetimi ve şirketin yönetiminin gerektirdiği ölçüde, finansal planlama için gerekli düzenin kurulması.
d) Müdürlerin ve aynı işleve sahip kişiler ile imza yetkisini haiz bulunanların atanmaları ve görevden alınmaları.
e) Yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas sözleşmeye, iç yönergelere ve yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip etmediklerinin üst gözetimi.
f) Pay, yönetim kurulu karar ve genel kurul toplantı ve müzakere defterlerinin tutulması, yıllık faaliyet raporunun ve kurumsal yönetim açıklamasının düzenlenmesi ve genel kurula sunulması, genel kurul toplantılarının hazırlanması ve genel kurul kararlarının yürütülmesi.
g) Borca batıklık durumunun varlığında mahkemeye bildirimde bulunulması.

Madde gerekçesi de aynen aşağıdaki gibidir.

Madde 375 - Yönetim kurulunun devredilemez yetkilerini gösteren 375 inci madde yenidir. Bu hüküm ile, Ticaret Kanununda, organlar arasında işlev ayrımı yapılmış, organlar arasında işlev bağlamında güç yönünden denklik kabul edilmiş, buna karşılık genel kurulun herşeye kadir olduğuna ve bütün kararları alabilme yetkisi ile donatıldığına ilişkin salt yetki teorisi reddedilmiştir. Genel kurulun bir üst organ olduğu anlayışı Ticaret Kanununa yabancıdır. Ancak, bu hükme rağmen 374 üncü maddenin gerekçesinde işaret edilen sorunların kanunî bir boşluk oluşturduğu şüphesizdir. Nitekim aynı hükme sahip İsviçre'de bu konular tartışmalı olup öğreti ve mahkeme kararları sorunları farklı çözümlere bağlamıştır.
Yönetim kurulu, Kanunun 375 inci maddesinde gösterilen bu yetkileri ne esas sözleşmeyle ne de bir kararla genel kurula veya kurulacak kurullara ve komitelere devredebilir. Yönetim kurulu, bu yetkilerden feragat da edemez.
(a) bendi: "Üst düzeyde yönetim" ile kastedilen, genel işletme politikası başta olmak üzere, yatırım, finansman, temettü gibi politikaların hedeflerinin karara bağlanması, bunlara ulaşılması için seçilen araçların gösterilmesi, hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığının veya ulaşılıp ulaşılmayacağının belirlenmesi, bütçe uygulamasının kontrolü ve stratejilerin tespitidir.
Politikalara ve hedeflere ulaşılmasına ilişkin kararlar ve stratejilerin uygulanması ile ilgili talimatlar da yönetim kurulu tarafından verilebilir. Talimatlar sözlü veya yazılı olabileceği gibi bir iç yönetmelik, sirküler veya genelge ile de şekillenebilir.
Bağlı şirketlerde, üst düzeyde yönetim yetkisinin kime ait olduğu sorusu özellik gösterir. Başka bir deyişle, bağlı şirketlerin yönetim kurulları üst düzeyde yönetim yetkisini haiz midir? Yoksa bu yetki ana şirketin yönetim kuruluna mı aittir? Hükmün münferit şirketler için ön görüldüğü ne kadar açıksa, bağımsız yönetim kurullarının düşünülmüş olduğu da o kadar doğaldır. Bu hüküm, Tasarının 195 ve devamı madde hükümleri ile birlikte değerlendirilmeli, değerlendirmede 202 ilâ 204 üncü maddeler dikkate alınmalıdır. Bağlı şirketin üst yönetimi, hâkim şirketin ve tepe şirketin üst yönetimi ile uyumlu olmalıdır. Bu ilke şirketler topluluğunun kanun tarafından tanınan gerçeğidir. Başka bir deyişle, hâkim ve özellikle tepe şirketin üst yönetimi bağlı şirketleri de kapsar ve bağlar. Ancak bu sınırlamalara rağmen bağlı şirketlerde de üst yönetim devredilemez.
(b) bendi: Örgüt şeması, yönetimde yer alan herkesin, altlık-üstlük ilişkilerini, görev tanımlarını; bölümleri ve aralarındaki ilişkileri gösteren şemadır. Bu hükümle, yönetim kurulunun, yönetimin bir bütün halinde işleyişini görmesi, politikaların ve stratejilerin gerçekleştirilmesinde görevlilerin rolünü değerlendirmesi; insan kaynaklarının kullanılmasını izlemesi amaçlanmıştır. Şema, sistemin işleyişindeki aksaklıkların ve aksayan yerin belirlenmesine yardımcı olur. Kurul yönetimi devrederken de zaten örgüt şemasını tayin eder. Şemada yer almayan ayrıntıyı, diğer yetkililer belirleyebilir.
(c) bendi: Muhasebenin bölüm olarak belirlenmesi ile kastedilen, kanuna ve genel kabul gören muhasebe ilkelerine göre muhasebe örgütünün (bölümünün), konsolide hesap sisteminin, defter ve kayıtların tutulma kurallarının tespiti, hesap planlarının yapılması, yani, düzenin, bir anlamda muhasebe bölümünün örgütlenmesidir. Muhasebenin hangi ortamda tutulacağını da yönetim kurulu karara bağlar. Muhasebenin belirlenmesi ve programlanmasını, muhasebenin 515 inci maddede öngörülen dürüst resim ilkesine göre belirlenmesini de içerir. "Düzenin kurulması" sözcüğünden de anlaşıldığı üzere, devredilmez olan "düzenin kurulması görevi"dir; yoksa muhasebenin tutulması devredilebilir ve yönetimin devri hallerinde bu husus açıkça ifade edilir.
Finansal denetim düzeninin kurulması, şirketin iş ve işlemlerinin denetlenmesine ilişkin bir "iç-denetim" sisteminin ve bunu yapacak örgütün (bölümün) gösterilmesidir. Şirket hangi büyüklükte olursa olsun, şirketde, muhasebeden tamamen bağımsız, uzmanlardan oluşan, etkin bir iç-denetim örgütüne gereksinim vardır. Bir anonim şirketin denetimi sadece bir bağımsız dış denetim kuruluşuna bırakılamaz. Bir bağımsız denetim kuruluşunun onlarca, hatta yüzlerce müşterisi vardır; onlara birçok hizmet sunmaktadır. Her müşterisini içerden ve yakından izleyemez. Finansal denetim, bir anlamda "teftiş kurulu"nun yaptığı denetimdir. Finansal denetim iş ve işlemlerin iç denetimi yanında, şirketin finansal kaynaklarının, bunların kullanılması şeklinin, durumunun, likiditesinin denetimini ve izlenmesini de içerir. Finansal denetim kurumsal yönetim kurallarının gereğidir.
Finansal planlama, bütçeleme ile yeterli likiditenin sağlanmasının güvence altına alınmasını ifade eder. Kurumsal yönetim kurallarının ve çağdaş yönetim usullerinin gereği olan bu örgüt bütün anonim şirketler için gerekli değildir; şirketin yönetimi gerektiriyorsa finansal planlama zorunludur.
(d) bendi: Müdürler ile aynı işleve sahip kişilerin atanmaları ve imza yetkisini haiz kişilerin seçimi yönetim kurulunun devredilemeyen yetkilerindendir. İmza yetkililerini belirlemek murahhaslar dahil kimseye devredilemez. Bu hükümdeki ‘müdürler ile aynı işleve sahip kişiler’ ibaresi kendilerine yönetme görev ve yetkileri tanınmış olan kimseleri ifade eder. Görev ve yetki verilmesi ile kastedilen yönetim hakkının veya genel olarak yönetimin geçirilmesi, diğer bir ifadeyle ‘delegasyon’ değildir. Kastedilen, işlemlerin yürütülmesi aşamasına ilişkin yetkilerdir.
(e) bendi: Üst gözetim ile kastedilen hem kuramsal açıdan hem de işletme iktisadı yönünden gerekli olan işlerin akışının gözetimidir. Yoksa, yönetim kurulu bir kontrol ve denetim organı değildir. Üst gözetimin normatif niteliği hükmün bizzat kendisinden anlaşılmaktadır.
(f) bendi: Bu bent yönetim kurulunun kararlar ve tescile tâbi paylarla ilgili defterleri tutmasını, yıllık rapora ve genel kurul toplantılarının yapılmasına ve alınan kararların uygulanmasına ilişkin görevlerini hükme bağlamaktadır.
(g) bendi: 376 ve 377 nci maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.

Yönetim kurulunun kararlarını yapacağı toplantılarda alacağı açıklamaya gerek olmayan bir gerçektir. Ancak, YTTK’nın 390/1 maddesi toplantıların elektronik ortamda da yapılabileceğini hüküm altına alarak bir yenilik getirmiştir. Toplantı ister fiilen yapılsın isterse elektronik ortamda yapılsın aynı madde hükmüne göre, toplantı ve karar yeter sayısı için öncelikle esas sözleşmede bir hüküm olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer esas sözleşmede YTTK’nın 390/1 maddesi hükmüne göre, ağırlaştırılmış bir hüküm varsa bu hükme göre toplantı ve karar yeter sayısı oluşturulmalıdır. Eğer hüküm yoksa, YTTK’nın 390/1 maddesi hükmünde olduğu gibi toplantı yeter sayısı için üye tam sayısının çoğunluğu karar yeter sayısı için ise toplantıya katılanların çoğunluğu şartı aranmalıdır. Bu açık hüküm, ETTK’da yer alan yarım adam kavgasına da son vermiş olmaktadır. ETTK’da olduğu gibi YTTK’da da toplantıda oyların eşit olması nedeniyle karar alınamaması halinde ikinci bir toplantı yapılacağı hükme bağlanmıştır. Gene eski yasada olduğu gibi ikinci toplantıda da karar alınamaması halinde öneri reddedilmiş sayılacaktır.

Yönetim kurulu toplantılarına yönetim kurulu üyeleri bizzat katılmakla yükümlüdür. Vekille temsil edilmeleri YTTK 390/1 maddesi hükmüne göre mümkün değildir. Gene aynı madde hükmüne göre, toplantıda bir birleri adına oy kullanmaları da mümkün değildir

ETTK’nın 330/2 maddesinde yer alan mektupla/yazılı oy kullanma yöntemi YTTK’da da benimsenmiştir. Bu yöntemin uygulanabilmesi için, öncelikle üyelerden birinin karar şekline dönüştürülmüş önerisi bulunmalıdır. Bu önerinin oylanması için diğer üyelerin hiç biri toplantı isteminde bulunmamalıdır. Bu sistemde karar haline dönüştürülmüş öneri tüm üyelere gönderildiği için, toplantı yeter sayısından söz etmek mümkün değil ise karar yeter sayısından söz etmek onu aramak mümkündür. İşte yasa koyucu bu iki hususu birlikte değerlendirmiş ve tüm üyelerin toplantıya katıldığını varsayarak karar yeter sayısının üye tam sayısının çoğunluğu olduğunu YTTK 390/3 maddesinde hükme bağlamıştır.

ETTK ile YTTK arasında bu konudaki farkı YTTK daha detaylı hüküm getirerek uygulamadaki problemleri gidermiştir. YTTK’ya göre, öneri şeklindeki karar, bir örnek yazılarak, her bir üyeye ayrı ayrı sunulacağı gibi her bir üye için ayrı ayrı yazılarak onların onaylarına sunulabilinir. Ancak bu karar önerilerinin üyelerce kabul ya da red şeklinde imzalanmış halinin karar defterine yapıştırılması şarttır. Bu yapıştırma işlemi tek tek kağıtların yapıştırılması şeklinde olacağı gibi toplu bir yazılıma dönüştürülerek de olabilir. Yasanın bu konuda aradığı ve geçerlik şartı olarak söyleyebileceğimiz şart, üyelere sunulan önerinin bir birinin aynı olmasının ve önerinin tüm üyelere gönderilmiş olmasının kanıtlanmasıdır. Bu husus özellikle TBMM’de komisyon ve genel kurul çalışmalarındaki tutanaklarda görülmektedir.

Bilindiği gibi yönetim kurulu kararlarının geçerli olması onların yönetim kurulu karar defterine yapıştırılması/yazılması ile mümkündür. Bu ETTK’nın 330. maddesinde hükme bağlandığı gibi YTTK’nın 390/4 maddesinde de hükme bağlanmıştır.

ETTK’nın 332. maddesinde yer alan, yönetim kurulu üyelerinin yasada belirtilen şartların varlığı halinde, toplantılara katılmalarını yasaklayan hüküm daha genişletilerek, daha açık ve anlaşılır hale getirilerek YTTK’nın 393. maddesinde yer almıştır. Her iki maddede yer alan akrabalık sınırlandırmasından bir değişiklik olmamakla birlikte, YTTK ile “dürüstlük kuralı” getirilmiş ve dürüstlük kuralı ile bağdaşmayacak konuların görüşülmesinde de yönetim kurulu üyelerinin toplantıya katılamayacakları belirtilmiştir. Gene YTTK’ya göre, üyenin toplantıya katılıp katılmaması konusunda bir tereddüt söz konusu ise üyenin toplantıya katılıp katılmayacağının kararını yönetim kurulu verecektir.

ETTK’nın 332/2 maddesine göre kurala aykırılık halinde sadece yasağa rağmen toplantıya katılan üyenin şirkete vermiş olduğu zararı ödeyeceğini hükme bağlamıştır. Halbuki YTTK’nın 393/2 maddesi, bu üye ile birlikte kanundaki şartların oluşması halinde diğer üyelerinde zarardan sorumlu olacağını hükme bağlamıştır. Yasa maddesinin kaleme alınış şekline baktığımızda burada birlikte sorumluluk hali olduğu anlaşılmaktadır. Buda genel hukuk mantığına uygundur. Çünkü zarar birlikte oluşturulan eylemle verilmiştir. Yasaya göre diğer üyelerin sorumlu tutulabilmesi için;
- Yasağın varlığını bilmesine rağmen suskun kalması
- Yasağın uygulanması yolundaki oylamada olumsuz oy vermiş olması
Gerekmektedir.

Gerekçeye baktığımızda yasa koyucunun iki konuya dikkat çektiğini görmekteyiz. Bunlardan birincisi, burada söz konusu edilen menfaat kişisel menfaattir yoksa bir grubun elde edeceği menfaatten dolaylı olarak yarar sağlamak değildir. Diğeri ise bu menfaatin şirket dışı bir konuya ait olması gerekmektedir. Yoksa şirket içi yarışmalardan ya da hakların karara bağlanmasından kaynaklanan bir olayda bu yasak uygulanmaz.

ETTK’da hükme bağlanmamış olduğu için tartışılan ve bir biri ile çelişkili yargı kararlarının alınmasına yol açan konulardan bir de, yönetim kurulu kararlarının batıl olduğunun tespitine ya da kararın her hangi bir nedenle örneğin hüsnüniyet kurallarına, yasalara ana sözleşmeye aykırılık gibi nedenlerle iptaline ilişkin dava açılıp açılamayacağıdır. YTTK’nın 391. maddesi bu maddeye çözüm getirmiştir. Söz konusu maddeye göre, yasada açıkça belirtilen dört halin varlığı halinde yönetim kurulu kararlarının batıl olduğunun tespiti mahkemeden istenebilecektir. Bu dört hal YTTK 391/1 maddesinde sayılmıştır. Bunlar;
- Eşit işlem ilkesine aykırılı olan
- Anonim şirketin temel yapısına uymayan veya sermayenin korunması ilkesini gözetmeyen
- Pay sahiplerinin özellikle vazgeçilmez nitelikteki haklarını ihlal eden veya bunların kullanılmalarını kısıtlayan ya da güçleştiren
- Diğer organların devredilmez yetkilerine giren ve bu yetkilerin devrine ilişkin
Kararlardır.

Görüldüğü gibi yasa koyucu genel ilkeye uyum sağlamış ve batıl yönetim kurulu kararlarına karşı açılacak davayı zamanaşımı ya da hak düşürücü bir süre ile sınırlandırmamıştır.

Bu maddenin gerekçesini incelediğimizde, iptal edilebilir kararlarla batıl kararların yasa koyucu tarafından nasıl yorumlandığını/değerlendirildiğini görmekteyiz. Yargıda uzun tartışmalara yol açan bir uygulaması olduğu için bu gerekçeyi aşağıda aynen bilgilerinize sunmaktayım.

Madde 391 - Yönetim kurulu kararları iptal edilemez. Buna karşılık bâtıl yönetim kurulu kararlarına karşı tespit davası açılabilmesi (genellikle) kabul edilmekte, kanunlar bu yolda hükümlere yer vermektedir. Yargıtay'ın yerleşik içtihadına göre, bir yönetim kurulu kararının geçersiz olduğunun tespiti mahkemeden istenebilir. İsv. BK'nın 714. maddesinde de bâtıl yönetim kurulu kararlarına karşı tespit davası açılabilmesi olanağı genel kurul kararlarına ilişkin 706b'ye gönderme yapılarak düzenlenmiştir. Tasarı 391 inci maddede mevcut uygulamayı hükme bağlamaktadır. Düzenlemenin amacı, dava olanağını tanıyarak ve iptal edilebilir kararlarla bâtıl kararlar arasındaki farka açıklık getirerek paysahibinin korunmasını güçlendirmektir. Hüküm bâtıl kararları örnek gösterme yöntemi ile belirlemektedir. Bâtıl yönetim kurulu ve genel kurul kararları için ayrı hükümler öngörülerek İsviçre'den daha açık ve amaca daha uygun bir sisteme gidilmiştir. Tespit davası meşrû menfaati bulunanlar tarafından bir süreye bağlı olmaksızın ikame edilebilir.
Hükümde, en çok rastlanılan bâtıl kararlar örneklerle (sayım yoluyla) gösterilmiştir. Bir yönetim kurulu kararının geçersiz olup olmadığı genel hükümlere göre belirleneceği gibi butlan sebepleri ile geçersizliğin sonuçları da aynı ilkelere göre belirlenir.
1. En çok rastlanan geçersiz yönetim kurulu kararları, eşitlik ilkesine aykırı olanlardır. SerPK m. 12 bu tür kararların zaten geçersizliğine cevaz vermekte, Yargıtay kararları da bu sebep bağlamında gelişmiş bulunmaktadır. Tasarı 357 nci maddede eşitlik ilkesine açıkça yer verdiği için artık bu ilkeye aykırı kararlar kolayca belirlenebilecektir.
2. a) Anonim şirketin temel yapısına aykırı olan kararlar. Bu hüküm İsv. BK m. 706 b, b.3'ün ilk kısmından alınmıştır. Anılan hüküm, geçersiz genel kurul kararlarına ilişkindir. Yönetim kurulu hakkındaki 714 üncü madde bu hükme gönderme yapmaktadır. İsviçre doktrininde hükmü örneklerle açıklamak eğilimi hakim olmakla beraber, ilkesel temelde yorum yapan yazarlar da vardır. Bunlara göre, emredici hükümleri ihlâl eden münferit kararlar iptal edilebilir kararlar iken, genel kurul veya yönetim kurulu tarafından anılan hükümlere aykırı genel nitelik taşıyan hukuk koyan kararlar geçersizdir. Meselâ, bütün paysahipleri için bilânço açıklarını kapatmak amacıyla Kooperatifler Kanununun 31 inci maddesinde olduğu gibi ek ödeme yükümü (madde yanlış olarak "yüklem" demektedir) getiren bir yönetim kurulu kararı anonim şirketin temel yapısının bir tanımlayıcı ögesi olan paysahiplerinin sınırlı sorumluluğu ilkesine aykırıdır. Tasarının 421 inci maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi hükmü istisnaî bir düzenlemedir.
Daha somut ve kapsamlı bir açıklama anonim şirketin tanımından ve organsal yapısından hareketle verilebilir: Anonim şirketin tanımına, paysahiplerinin hakları ve borçları düzenine ve organsal yapısına aykırı kararlar temel yapıya aykırıdır. Temel yapı ile kastedilen, anonim şirketi taşıyan ana kolonlardır. Yukarıda verilen "ek ödeme yükümü" bu niteliktedir. Bir üçüncü kişinin meselâ büyük kredi veren bir bankanın paysahibine eş (temettü, tasfiye payı, genel kurula katılma gibi) haklarla donatılması veya yönetim kurulu kararlarında ona veto hakkı tanınması temel haklar düzenine; üye olmayan bir kişinin yönetim kurulunda üye haklarına sahip kılınması, organsal yapıya aykırıdır.
b) Sermayenin korunması. Bu ilkeyi (Genel Gerekçe 57 ve 66 numaralı paragraf), şirketin malvarlığının korunması ilkesinden ayırmak, ayrıca genel kurulun ve yönetim kurulunun devredilemez yetkileri ile karıştırmamak gerekir. İlkenin amacı Tasarının 379 (3), 380 (1), 384 ve 399 uncu maddelerinde görüldüğü gibi "sermaye"ye odaklanmıştır. Yedek akçelerin korunması tartışılabilir. Hükmün kapsamına, inter alia, sermaye paylarına faiz ödenmesi girer.
3. Bu geçersizlik sebebinde 2 numaralı halde olduğu gibi, bir üçüncü kişiye paysahibinin haklarına eşit düzeyde haklar tanınması değil, paysahibinin vazgeçilmez ve sınırlandırılamaz haklarının kullanılmasının ihlâl edilmesi veya kısıtlanması söz konusudur. Inter alia, iptal davasının açılabilmesinin yönetim kurulunun onayına tâbi tutulması; kâr elde etmek ve paylaşmak amacının terki; genel kurula giriş kartı verilmesinin veya Tasarının 437 nci maddesi uyarınca bilgi alma ve incelemenin yönetim kurulunun istediği bir taahhütnamenin imzalanması şartına bağlanması; genel kurula temsilci ile katılmanın (m. 425) yasaklanması, bağımsız ve kurumsal temsilciler için (madde 428) şirkete teminat yatırılması zorunluğunun getirilmesi gibi.
Hükümde "özellikle" denilerek geçersizliğin sadece vazgeçilmez haklara özgülenmediği vurgulanmıştır.
4. Organların devredilemez yetkilerinin devrine ilişkin kararlar, aynı zamanda temel yapı ile de ilgilidir. Ancak hüküm organlar arası işlev ayrımı ilkesinin özellikle Tasarının 375, 397, 398 ve 408 inci maddelerinde yer alan düzenin korunmasını amaçlamaktadır. Hüküm devredilemez yetkilerin bütün halinde olduğu gibi münferiden devrinde de uygulanır.

YTTK’nın 394. maddesine göre de yönetim kurulu üyelerine huzur hakkı, ücret, ikramiye, prim ve yıllık kardan pay ödenebilir. Bu hüküm, ETTK’nın 333. maddesinden çok farklıdır. Çünkü ETTK 333. maddesine göre yönetim kurulu üyelerine sadece huzur hakkı ödenebiliyor idi.

Ancak YTTK’da ETTK’daki ilkeyi benimsemiş yönetim kuruluna yapılacak olan bu ödemeleri esas sözleşme ile ya da genel kurul kararıyla belirlenmesini kabul etmiştir.

YTTK’nın 392/7 maddesine göre yönetim kurulu üyeleri her zaman yönetim kurulunun toplanması için başkana yazılı talepte bulunabilir.

17 Haziran 2011 Cuma

Baro İle İlgili Düşüncelerim

Av. Ender Dedeağaç

Bir müddettir, Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile ilgilendiğimden ötürü, sizlerle paylaşmak istediğim halde, yazamadığım birkaç şeyi, bu yazıda dile getirmek istemekteyim.
Öncelikle belirtmek isterim ki, hukuk toplumsal sorunları çözmek için vardır. Bu nedenle her hangi bir toplumsal sorunla karşılaştığımızda, bu soruna ilişkin yasa maddelerini, özellikle olumsuz olanları, sayarak, olayı çözümsüz göstermek, kanımca doğru bir yaklaşım değildir. Doğru olan, sorunu çözmektir. Zaten ülkemiz de dahil pek çok ülkenin yazılı hukuk kuralları da bu gerçek üzerine kurulmuştur. Kuvvetler ayrılığı dediğimiz sistemin temel taşı olan ve kanımca gerçek iradeyi/toplumsal gücü içinde barındıran, yasama erkine tanınan yasa yapma - yasama yetkisinin, çözümü için yazılı hukukta kural bulunmaması koşulu ile somut uyuşmazlıkları çözmekle sınırlı da olsa, yargıya devredilmiş olması, hukukun çözüm üretmek için var olduğunun toplumsal olarak kabul edildiğinin bir kanıtıdır. Bu saptamanın bizleri şımartmaması için, hemen hatırlatmak isterim ki, gene toplumun sağlığı, güvenliği gibi koşullarla sınırlı olmak şartı ile böylesi bir yetki idareye de tanınmış ve uyulmasını sağlamak için cezai yaptırıma da bağlanmıştır. İdareye tanınmış olan bu yetkinin, hükümete diğer bir deyimle siyasi iktidara tanınmamış olması, kanımca irdelenmesi gereken bir konudur. Kimlerin dikkatini çekmiştir ya da çekecektir bilmiyorum, ancak, en azından şimdilik benim boyumu aşan bir konu olduğunu düşünmekteyim. Sadece, cevabını bilen varsa bana da öğretsin diye dile getirdim.
Hukukun çözüm üretmek için var olduğunu kabul etmenin yanı sıra, bu çözümün, en azından yaşanan zamanın gerçekleri ile bağdaşır, makul, toplumun yararına, çözümler olması gerektiğini de, kabul ettiğimi peşinen belirtmekte yarar görmekteyim.
Eğer hukuk çözüm üretmek için varsa, hukukçu, öncelikle kendi yaşamındaki sorunlarla ilgili olarak, çözüm üretmek zorundadır. Üstelik, bu hukukçuların bir kısmı, gerek fiziki gerekse mesleki yaşından ötürü, yada meslektaşlarının kendisine gerek formel gerekse enformel olarak yüklediği görevlerden ötürü, çözüm üretmek zorundadır, bu görevinden kaçınamaz. Her ne kadar, çulla çaputla, diğer deyimle, zarfla matlubu örtmeye çalışsam da fiziki yaşımı inkar etmem olanaksız olduğu gibi sizlerin defalarca bana yüklediği formel görevleri de unutmam mümkün değildir. Bu nedenle, beğenseniz de beğenmeseniz de, yıllardır, doğru bildiklerimi, mesleğin ve toplumun yararına olacağını düşündüklerimi bu yazıda sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Ancak, çözüm üretememenin acısını, hatta var olan çözümü, tartışmadan ve/veya görmezden gelerek, ya da zaman zaman yeni gelin gibi tozu halının altına saklarcasına, meslektaşlardan ve de toplumdan saklamanın ayıbını yaşamaktan da sıkıldım. Hele hele ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, şövalyelik yapmanın anlamsızlığını, kan kusarken, kızılcık şerbeti içtim, demek yanlışlığı ile örtmenin çare olmadığını gördükçe, gerek kendi adıma gerekse meslektaşlarım adına, üzüldüm.
Tüm bunlara rağmen biliyorum ki pek çoğunuz, bu mesleği en az benim kadar seviyorsunuz ve sorunlara çözüm üretebilmek için düşünüyorsunuz. Tek yapmadığınız, bunu dile getirmek ya da yazıya dökmektir. İşte bu nedenle ben, “imam verir talkımı kendi yutar salkımı” dedirtmemek için, aklımın erdiğince, mesleğin sorunu olarak gördüğüm hatta birkaç meslektaşım/değerli dostum tarafından da dile getirilen, bazı şeyleri, kendi penceremden değerlendirmek ve sizlerle paylaşmak istedim ve bu yazıyı sizlere sunmaya karar verdim.
Bana göre, gerek baroların gerekse barolar birliğinin hukukumuzda yer alan tüm tüzel kişilerden bir farkı yoktur. Bir tüzel kişi olarak, diğer tüzel kişilerin sahip olduğu haklara sahip ve onlar gibi yükümlülükleri bulunmaktadır. Elbette, baroların ve barolar birliğinin bir meslek örgütü olarak, toplumun gözünde ve yasalar önünde diğer tüzel kişilerden farklı daha doğrusu itibarlı bir yeri vardır. Ancak unutmamak gerekir ki, bir farklılığın/bir itibarın korunabilmesi için, aynen gerçek kişilerde olduğu gibi, yapılması gereken fedakarlıklar ve ödenmesi gereken bedeller bulunmaktadır.
Bu farklılıkların başında, bir avukatın, gerek mesleki bilgi gerekse genel kültür açısından donanımlı olması gerekmektedir. Bu ise ancak, kaliteli bir lisans öğretiminin üzerine inşa edilmiş kaliteli bir staj eğitimi ile gerçekleşebilir. Bu gün diğer meslek üyelerini yetiştiren lisans öğretim kurumlarında, uzman olmamamıza gerek olmaksızın gördüğümüz, yetersiz öğretim, ne yazık ki hukuk fakülteleri içinde geçerlidir. O halde bu ülke gerçeğini dikkate alarak, lisans öğretimi ile staj eğitimi arasındaki geçişi nasıl kuracağımızı düşünmemiz gerekmektedir. Bu düşünsel faaliyete, sorunları çözmeye yönelik tartışmaya, söz konusu öğrenim kurumlarının sorumluları ve geleceğini bu kararlara bağlayan öğrenciler de katılmalıdır. Çünkü bu gençler, meslektaşlarımız olacaktır. Onların iyi yetişmesinden onur duyacağımız gibi onların hatalarında ötürü utanç duyacağız. Ancak bu utancımız sadece kendi noksanlarımızdan kaynaklandığı takdirde bu utancı taşımaya hazırız. Yoksa vergilerimizle ya da öğrencilerin anne-baba ya da benzeri yakınlarının paralarıyla maaşlarını ödediğimiz akademisyenlerin hatalarından ötürü utanç taşımak istemiyoruz, en azından ben istemiyorum.
Lisans öğreniminden kaynaklanan utancı taşımak istemiyorum ama staj eğitiminden kaynaklanan utançtan kaçamayacağımı da iyi biliyorum. Tüm stajyerlerin eğitiminin özellikle kendi stajyerlerimin eğitiminin benim onurum olduğunun bilincindeyim. O halde, önce kimlerin ve nasıl bir staja tabi tutulması gerektiğini tartışmak ve sonucunda bir karar almak zorundayız. Üstelik bu kararın gerek ülke gerekse dünya gerçekleri ile bağdaşır olmasını sağlamak zorundayız. Bu yüzden de tartışmaya meslek üyesi olan bizlerle birlikte akademisyenlerin, gençlerin kısaca ilgisi olan tüm kesimlerin katılımını sağlamalıyız. Bu tartışma gerek toplumun gerekse meslek üyesi olarak bizlerin nasıl bir avukat profili oluşturmak istediğimizi saptamalı ve bunun gerekliği olan lisans öğrenimi ile staj eğitiminin çizgilerini çizmeliyiz. Bundan sonra kimleri staja kabul edeceğimizin ve onları nasıl eğiteceğimizin, bunun için önce kendimizi nasıl yetiştirmemizin gerektiğinin, kararını vermeliyiz. Bu tür çalışmaların daha önce de yapıldığını bilmekteyim. Ancak tüm canlılarda olduğu gibi toplumlarda her gün değişime uğradığı için yapılmış olan bu çalışmaları da değerlendirerek, günün gereklerine uygun karar almanın doğru olacağını düşünmekteyim.
Bu kararı aldıktan sonra, her şeyin çözüme kavuştuğunu düşünerek, işin peşini bırakmamak gerektiğini de hatırlatmak isterim. Çünkü benimde içlerinde yer aldığım sosyal demokratlar için, kural koyunca her şeyin halledildiğini düşünmek gibi bir yanlışımız olduğunu çok iyi bilmekteyim. Halbuki kural öncelikle, yeni durumun yaratılmasını isteyenler yani kuralı koyanlar tarafından saygı ile uygulanması, uygulamayanlar hakkında gereken yaptırımların yapılması için izlenmesi ve de her an güncellenmesinin sağlanması gereken bir toplumsal araçtır. Ancak bu şekilde kural koyanlar ya da konulması için çaba gösterenler amacına ulaşmış olacaktır. Buna karşılık, kural konulduktan sonra köşesine çekilenler, sadece kendisini tatmin etmiş olarak kalacaklardır.
Elbette güzele gitmek için yapılan bu öğretim ve eğitim çalışmalarının ölçümlenmesi gerekmektedir. Bu gün bunun bilinen tek yolu sınavdır. Sınavın eleştiriye açık pek çok yönü olmasına rağmen, vazgeçilmezliği inkar edilemez. Avukatlık stajında sınavın gerekliliğini anlatmak yerine Anayasa Mahkemesi’nin Avukatlık Kanununun sınava ilişkin maddesinin iptaline yönelik kararını okumanızı önermekteyim. (08.10.2010 tarihli Resmi Gazete) Hatta buna ek olarak Danıştay’ın mali müşavirlerin sınavları ile ilgili kararlarını da okursanız daha fazla bilgileneceğinizi düşünmekteyim. Gerek Anayasa Mahkemesi’nin gerekse Danıştay’ın kararlarında alıntı yapan “Avukatlık Sınavı” başlıklı yazımı bu blogda bulacağınızı da söylemek isterim.
Üstelik sınavsız bir eğitim, stajyere bir yükümlülük getirmediği için, eğitimin stajyere bir katkısı olduğunu da söylemek mümkün değil. Bir kısım, stajyer uzatmalı da olsa belirlenen sürenin sonunda kendisine bitirme belgesinin verileceğinden emin olduğu için gençliğin avantajlarından yararlanmayı stajla ilgilenmekten önce tutmaktadır Hatta bazı kararsızlara da kötü örnek olmaktadır.
Bir kısım stajyerler ise Marmaris Kurultayında olduğu gibi stajın öneminin bilincinde olup bunu dile getirmekte hatta yazılı hale dönüştürmektedir.
Staj sınavı ve staj uygulaması ile ilgili düşüncelerin karar altına alındığı tek yer Marmaris Kurultayı değildir. Bu konu 2011 yılından yapılan TBB Genel Kurulunda da karar halinde belirlenmiştir. Ancak yasa gereği yapılması zorunlu hale gelmiş olmasına rağmen uygulanmaz durumdadır. Yasa gereği zorunlu hale gelmiştir, çünkü Av. Kanununun 95. maddesi, genel kurul tarafından alınan kararların yönetim kurulunca yapılması zorunlu ödevleri oluşturduğunu hükme bağlamaktadır. Avukatlık Kanununda, genel kurulca alınan fakat yönetim kurulunca benimsenmeyen kararlara karşı ne yapılması gerektiği hükme bağlanmamıştır. Böylece bir hukuki boşluk yaratılmıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi, hukukçunun, daha doğrusu yargı emekçisinin görevi, çözüm üretmek olduğuna göre, staj konusunda genel kurulun almış olduğu kararda, böylesi bir durum varsa, yani yönetim kurulunca benimsenmemiş ise, TBB nin yönetim kurulunun, katılmadığı bu genel kurul kararını uygulamak istemediğini açıkça dile getirmesi ve genel kurulun emrini uygulamamaktan ötürü doğacak sorumluluğunu ortadan kaldırmak için bir çözüm üretmesi gerekir. Eğer TBB yönetim kurulu bu konuda suskun kalıyorsa, hatta zaman zaman stajın sınava bağlanması konusunda görüş bildiriyorsa, bunun uygulanması için suskun kalmak ya da mazeret üretmek yerine çözüm üretmesi gerekir.
Bir an için, yönetim kurulunun genel kurulca alınan bu karara katılmadığını ancak yasada katılmadığı kararlara karşı ne yapılmasının belirtilmediğinden ötürü suskun kaldığını düşünebiliriz. Kanımca, eğer böylesi bir durum varsa önce bunu açık kalplilikle dile getirmelidir. Onun bu açık kalpliliği karşısında genel kurul, konuyu bir kez daha düşünür ve hatalı ise kararını geri alarak bir yanlıştan dönebilir. Yok, genel kurul kendisinin, doğru olduğunu düşünüyorsa bu kez yönetim kurulu, TTK da yer alan anonim şirketlerin yönetim kurulu üyelerine tanınan, yönetim kurulunun sorumluluğunu doğuracak olan, genel kurul kararlarının iptal hakkına benzer bir yol izleyebilir, hakimin MK 1 den yararlanarak çözüm üretmesini talep edebilir. Eğer bunlar yapılmıyorsa, TBB yönetim kuruluna düşen tek görev, genel kurulun kararını yerine getirmektir.
Kanımca, TBB yönetim kurulu bu konuda genel kurul kararının doğru olduğunu, kendisine bir sorumluluk yükleyecek kararlardan olmadığını düşünmektedir. Çünkü aynı konu, 2011’de Adana’da gerçekleştirilen genel kurulda da dile getirilmiş hatta bu konu ilk defa gerçekleştirilen sonuç bildirgesinde yer almış olmasına rağmen kararın yanlışlığı konusunda TBB yönetim kurulundan bir açıklama gelmemiştir. O halde bu durumda TBB yönetim kuruluna düşen tek görev genel kurulun emrini yerine getirmektir.
Peki, yönetim kurulunun böylesi bir emri yerine getirmemesinin sonuçları ne olur?
Hiç tereddüt etmeden söylemek isterim ki, böylesi bir durum söz konusu olursa, yönetim kurulunun genel kurul tarafından ibra edilmemesi gerekir. Elbette yönetim kurulunun ibra edilmemiş olmasını değişik yorumlamamak, kimsenin onuruyla oynamamak için, verilmeyen ibranın bir genel kurul emrini uygulamamakla sınırlı olduğunu da açıkça belirtmek gerektiğinin bilincindeyim.
Bu sonuca nasıl mı ulaştım?
Çünkü bana göre, tüm tüzel kişilerde, ibra, sadece hesaplarla sınırlı değildir. Yani, bir şirket yönetim kurulunun sadece para yemiş olup olmadığı incelenerek, onun ibra edilip edilmediğine karar verilmemektedir. İbra, o kurulun ya da kişinin faaliyetlerinin yasalara, ana sözleşmeye/tüzüğe, genel kurul emirlerine, uygun olup olmadığını eğer ticaret şirketi ise ekonominin kurallarına uygun karlılık sağlayıp sağlamadığını diğer anlatımla şirketin varlığını oluşturan amacı gerçekleştirip gerçekleştirmediğini de değerlendirdikten sonra verilmesi gereken bir karardır. Olaydaki haklılığımı kanıtlamak için, bir örnek vermek isterim, bir şirket düşünün, parası olmasına ve tüm yasal olanaklara sahip olmasına rağmen sadece yönetim kurulunun basiretsizliği ya da sorumluluktan kaçınması nedeniyle bir yıl boyunca hiçbir ticari faaliyette bulunmamıştır. Bu yönetim kurulu, hesap açısından ise kimsenin eleştiremeyeceği kadar sağlam bir hesap düzenine sahiptir. Şimdi size sormak isterim, bu yönetim kurulu ibra mı edilecektir? Eğer ibra edilecekse, bu tüzel kişiliği oluştururken yani şirketi kurarken, sahip olduğumuz kar etmek amacı ne olacak? Yönetim kurulu bu görevi üstlenmemiş mi olacak? Elbette böylesi bir davranış yani kanun, ana sözleşme ve genel kurul kararlarını yerine getirmeyen örneğimizde olduğu gibi basiretsizliği ya da tembelliği nedeniyle bizi kardan mahrum bırakan yönetim kurulunun sorumlu tutulabilmesi için yönetim kurulu ibra edilmeyecektir. Zaten TTK 369. maddesi de yönetim kurulunun ibrasının yapılmamasından evvel “yönetim kurulu faaliyet raporunun” okunmasını ve tartışılmasını şart koşmaktadır. Eğer yasa koyucu ibranın sadece hesaplara yönelik olması gerektiğini düşünseydi, yönetim kurulu faaliyet raporunun okunmasını yasa maddesi olarak belirlemezdi. Bu yapı sadece TTK’da yer almamaktadır. Bu yasal düzenleme, derneklerde, vakıflarda da yer almaktadır. Hatta Avukatlık kanunda da yer almaktadır. Av. Kanunu 81. ve 117. maddelerine göre ibradan önce yönetim kurulu faaliyet raporunun okunmasının nedeni budur.
Peki, bir tüzel kişinin yönetim organının ibra edilmemesinin pratik sonucu ne olacaktır?
Elbette öncelikle böylesi bir karar, yönetimin başarısızlığını dile getirecektir. Yani manevi bir yaptırım içerecektir.
Kanımca, bu manevi yaptırımın yani sıra maddi yaptırım da uygulamak mümkün olmalıdır. Her ne kadar sorumluluğun öncelikle eylemden daha doğrusu haksız eylemden kaynaklandığı kabul edilmekte ise de gerek kamu hukukunda gerekse özel hukukta eylemsizliğin de yaptırıma konu olduğu durumlar bulunmaktadır. Bunlardan biri ve belki de en klasiği kamu görevlileri için uygulanan görevi savsaklama suçu ve onun neden olduğu suça konu eylemden kaynaklanan haksız fiil tazminatıdır.
Elbette zaman zaman tazminatın hesaplanması mümkün olamamaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki yasa koyucu onun çözümünü BK 43. maddesinde hükme bağlamış ve böylesi bir durum söz konusu olursa hakimin hakkaniyet ilkelerini dikkate alarak tazminata hükmedebileceğini belirtmiştir.
Genel kurul ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına rağmen, stajda sınavı uygulamamak, kanımca, yönetim kurulunun genel kurula karşı sorumluluğunu doğurmaktadır. Anayasa Mahkemesi iptal kararı için ne düşündüğümü daha önce “Avukatlık Sınavı” adlı yazımda ve Sn. Av. Güneş Gürseler’in yeniyaklasimlar.orq sitesinde yer alan “İstanbul Ankara İzmir Baro Başkanları’na Açık Mektup” adlı yazısına gönderdiğim yorumda belli olduğu için burada bir kez daha yenilememekteyim. Anayasa Mahkemesi kararı ile ilgili düşüncelerimden ötürü de uygulanmamasının sorumluluk doğacağını düşünmekteyim.
Hemen yeri gelmiş iken belirtmek isterim ki yeni yaklaşımlara gönderilen yorumlardan birinde, bir avukat meslektaşım, stajyerlere bizim tarafımızdan / yani yanında staj yapılan kişi tarafından, ödenen ücretin asgari ücretten bile az olduğunu dile getirmiş ve bundan ötürü yakınmıştır. O değerli meslektaşıma, yasa gereği stajda ücret alınmayacağını hatırlatmak isterim. Ancak, bundan ötürü, üzülmemesi gerektiğini de söylemek isterim, çünkü benim bildiğim ya da hatırladığım kadarıyla barolarımızdan biri ücretli stajyer arayanlar için liste bile oluşturmuştu. Kısaca baro hata yaptığına göre bizlerin hata yapmasını hoş karşılamalıyız.
Peki, delege yolu ile toplanan genel kurullarda, delegeler, kanun, esas sözleşme ve genel kurul emirlerine aykırı olan yönetim kurulu faaliyetlerini onaylar ve yönetimi ibra ederlerse ne olur?
Elbette onlarda sorumlu olurlar. Hiç şüphesiz bu sorumluluğun ilk ayağı, manevidir. Bu manevi sorumluluktan ötürü, kendilerine temsil görevi vermiş olan meslektaşlarına karşı başarısızlığın utancını yaşarlar. Delege de yönetim kurulu üyeleri gibi temsilcidir. Bu nedenle, temsil ettiği kişilerin çıkarlarını korumanın yanı sıra yasaların, esas sözleşmenin ve genel kurul emirlerinin uygulanıp uygulanmadığını kontrolle görevlidir. Üstelik kontrol görevinin takdire giren bir tarafı yoktur. Bunu yapmamak tartışmasız, sorumluluk doğurur.
Peki delegeler için maddi sorumluluk var mıdır? Ütopik de gözükse vardır. Temsil edilenin emirlerini oluşturan yasaya ve esas sözleşmeye uygunluk yerine getirilmeyerek, ihmalden kaynaklanan, bir haksız fiil sorumluluğu doğmuştur. Kanıtlandığı ve hesaplandığı ölçüde ya da hakkaniyete uygun olarak hükmedilebilecekse, tazminata konu olmalıdır.
Kısaca artık dilimize yapışmış olan “icrai sorumluluk vardır, ihmali sorumluluk yoktur.” Mantığından kurtulmamız gerekmektedir.
Peki, yasalara ve genel kurul kararlarına aykırı davranan yönetim kurulu için başka bir yaptırım uygulanabilir mi?
Eğer TTK da olduğu gibi yönetimin azline ilişkin hüküm yasada yer alıyorsa tartışmasız bu hükümden yararlanılabilinir.
Peki yer almıyorsa ne olacaktır? İşte yazının başında da belirttiğimiz gibi, elimizdeki olanaklarla yani yasaların yorumu ile ilmi ve kazai içtihatlarla konuya çözüm aramamız ve bulmamız gerekmektedir. (Yargıtay HGK 25.02.2004 gün 2004/10-109 E ve 2004/115 K sayılı kararı)
Bu durumda, temsilciler için hangi yasa maddeleri ile düzenleme getirildiğine bakmakta yarar bulunmaktadır. Böylesi bir araştırma yaptığımızda bu konuya, Borçlar Kanununun vekalet akdine ilişkin hükümlerinin uygulanması gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü vekalet akdi özünde temsilin bir başka halini daha doğrusu genel halini düzenlemektedir. Hem de BK 386. maddesine göre hakkında hüküm bulunmayan konularda vekalet akdinin hükümlerinden yararlanmamız gerekmektedir.
O halde, vekalet akdini düzenleyen BK 386 vd. maddeleri gereği, vekil eden her zaman vekili azledebildiğine göre genel kurul da gündem de yer alsın yada almasın her zaman yönetim kurulunu azledebilmelidir. Zaten, gündemde yer almasını beklemek hayalcilik olur, çünkü kimse “beni azleder misin” demez. Ayrıca belirtmek isterim ki ilmi ve kazai içtihatlarda azlin görüşülmesinin, gündeme bağlılık ilkesini bozmayacağı, kabul gören bir görüştür. Hatta azilden sonra gündemde bulunmasa bile seçim yapılmalıdır görüşünde olanlar bile bulunmaktadır.
O halde yasaları ve genel kurul kararlarını uygulamayan gerek barolar gerekse barolar birliği için böylesi bir sorumluluk yoluna da gidilebilinir.
Elbette, sen delege olarak üzerine düşeni yaptın mı? Vicdanın rahat mı? Diye soracaksınız.
Ben kendime düşen görevi yaptığıma inanıyorum. Herkesin diline düştüğü gibi, stajla ilgili olarak genel kurul emirlerine uyulmamasından ötürü, yönetimin sorumlu olduğunu kendi delegasyonumun toplantısında dile getirdim. Yönetsel sorumlulukla sınırlı kalarak, ibra verilemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Anlatamadım. Tek başıma karşı çıkmaya karar verdim. Ancak, bazı baro başkanlarının da staj konusunda çözüm aramak için TBB yönetiminden talepleri olduğunu öğrendiğimde, suskun kalarak bu baro başkanlarını desteklemenin doğru olacağını düşündüm. Bu düşüncemde, size yukarıda sunduğum, ancak daha önce delege arkadaşlarımın çoğunluğu tarafından kabul görmeyen, hukuksal düşüncelerimde yanılabileceğimi, benim yanılgılarımla, olumlu sonuç alınmasını önleyecek bir davranışta bulunarak mesleğe zarar vereceğimi dikkate aldım. Benim üzerine eğildiğim konu, sonuç bildirgesinde yer aldığı içinde size olan temsil görevi mi yerine getirdiğimi düşünüyorum. Ayrıca bu konunun takipçisi olacağımdan ötürü, içim rahat.
Bu arada belirtmek isterim ki, bazı meslektaşlarım, aidatların genel kurul kararlarına aykırı olduğunu dile getirmektedirler. Bazı meslektaşlarım ise baro kart uygulamasının yasalara uygun olmadığını dile getirmektedirler. Bildiğim kadarıyla, aidatlar daha önceki dönemlerde daha yüksekti, bu genel kurulda indirildi. Eğer aidatların yasalara aykırılığı varsa, geçmiş dönemleri de kapsayacak şekilde bir sorumluluk vardır, bu sorumluluk genel kurulda kabul oyu veren ya da genel kurula gelmek yerine pikniğe giden hepimizindir. Baro karttaki sorumluluk da hepimizindir. Bir meslektaşım bu konuda dava açmıştır. Ancak davaya katılmayı bırakın, izlemeye giden kişi sayısı bile bir elin parmakları ile sınırlıdır.
Bana göre aidatlara ya da baro karta ilişkin açıklanan düşünceler, doğru ya da yanlış olabilir. Ancak tartışılması zorunludur. Hem de tartışma ile kavga etmeyi birbirine karıştırmadan tartışılmalıdır. Üstelik tartışma birbirimizi kırmaya neden olmamalıdır.

6 Haziran 2011 Pazartesi

6100 SAYILI HMK AÇISINDAN SÖZLÜ YARGILAMA VE AVUKATLAR AÇISINDAN BİR KAYIP

Av. Ender DEDEAĞAÇ

Sözlü yargılama HUMK 375 vd. maddelerinde yer alan bir kurum olmasına rağmen uygulanmaması nedeniyle pek çoğumuz tarafından hatırlanmamaktadır. Hatta özellikle asliye mahkemelerinde yapılan yargılamada varlığını inkar ettiğimiz bir hukuki düzenleme haline gelmiştir. HUMK’da yer alan hükümlere rağmen, birilerinin, asliye mahkemelerinde yazılı yargılamanın, sadece dilekçeleri değil tüm yargılamayı kapsadığı yolundaki, yalan yanlış beyanına inanarak ve iş yoğunluluğunu da bahane ederek, yargılamanın özünde yer alan ve kanun tarafından korunan, tarafların yararına olan bir hakkı uygulanmaz hale getirdik.
Avukat olarak bizlerin, bu hakkımızı kullanmayı bilmememiz nedeniyle, yasa koyucu HMK’yı düzenlerken, bu hakkın büyük bir kısmını almış hatta kullanılmasını hakimin takdirine bırakmıştır.
HUMK 375 vd. maddelerine göre, ister toplu mahkemelerdeki tahkikat hakimi isterse tek hakimli mahkemelerdeki hakim olsun, iki tarafın iddia ve müdaafalarıyla delillerini ve dava dosyasını tetkik eder davanın aydınlanmış olduğuna karar verirse, taraflara, istemleri halinde, bir müddet tayin ederek, tahkikat aşamasındaki işlemleri içerecek şekilde, “neticei müddealarını” belirtmek üzere bir layiha vermelerine karar verir. Bu layihanın verilmesinden sonra, hakim, ister toplu mahkeme tarafından görevlendirilen tahkikat hakimi olsun ister tek hakimli, mahkemenin hakimi olsun, taraflara tahkikatın sona erdiğini bildirmek görevi ile yükümlüdür.
Toplu hakimli mahkemelerde, bu kararla birlikte dosya heyete sunulur ve heyet gerek görürse tüm tahkikat yeniden değerlendirebileceği gibi gerek görürse yeniden delil toplanmasını da emredebilir. Aksi takdirde sözlü yargılamaya geçer.
HUMK 376. maddesine göre sözlü yargılamada taraflara ikişer kez söz verilir. Yargılama tamamlanır.
HMK 184/2 maddesi aynen HUMK 375. maddesinde olduğu gibi tahkikatın bitiminden evvel taraflara “tahkikatın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için” söz verir. Ancak, HUMK 375. maddesine göre taraflara tanınan bu söz hakkı için mahkeme bir süre vermekte idi halbuki şimdi HMK’ya göre, mahkeme duruşmada hazır olan tarafa söz vermektedir. Böylece, söz almak hakkı kısıtlanmış olmaktadır. Ayrıca, hazırlanmak şansı da elden alınmıştır. Çünkü kanun hazır olan tarafa verilen bir söz hakkını hükme bağlamış HUMK olduğu gibi süre verilmesinden söz etmemiştir. Tüm bunların yanı sıra HMK ya göre toplu hakimli mahkemelerde bu söz hakkı heyet huzurunda yapılacaktır. Böylece kendiliğinden bir süre oluşacaktır. Yani taraflar açısından toplu mahkemelerle tek hakimli mahkemeler arasında hakkın kullanımı açısından bir fark meydana gelecektir.
HMK 186/2 maddesine göre, “taraflara son sözlerini sorar” ve hükmünü verir. Halbuki HUMK 376/2 maddesine göre taraflara iki defa söz hakkı verilmesi gerekir. Biz HUMK 376/2’de yer alan bu hakkımız kullanmadığımız için HMK uygulamaya uygun hale gelmiş ve son sözlerin sorulması ile hükmün kurulacağını belirtmiştir. Bu son söz, kanımızca “eski iddialarımız tekrar ederiz” olarak gerçekleşecektir.
Sözlü savunmanın ortadan kaldırılması ile nelerin kaybedildiği, sözlü savunmanın ne anlama geldiğini bilmekle mümkündür. Eğer sözlü savunmanın vazgeçilmezliğini biliyorsanız, iş çokluğu gibi bir nedenle bu hakkın kullanılmasına engel olamazsınız.
Üstelik Danıştay bir yüksek mahkeme olmasına rağmen, iş yükünü ileri sürmeksizin, bu kurala uymaktadır.
Yeri gelmiş iken söylemek istediğimiz bir başka husus ise askeri mahkemelerde bilirkişilerin mahkemeye davet edilerek tarafların soru sormasına olanak verilmesidir. Böylesi bir uygulama, askeri mahkemelerde yargılamayı engellememektedir. Kanımızca aynı uygumla adli yargıda da gerçekleşebilir ve yargılamaya engel olmaz çünkü bilirkişi çağrılacağını düşünerek gerek psikolojik olarak gerekse maddi açıdan uğrayacağı zarar nedeniyle daha dikkatli olur diye düşünmekteyiz.
HMK’nın 50-105 maddeleri arasında yer alan birkaç konuyu bir kenara bırakırsanız, davanın açılmasından kanun yollarına başvurmaya kadar olan HMK hükümlerini bu blog içinde değerlendirmiş olduk
Şimdilik HMK ile ilgili olarak yazı yazmaya ara vermeyi düşünmekteyiz. Çünkü haziran ayı içinde Ankara Barosu’nda bir atölye çalışması yapmayı, çalışmaya katılan meslektaşlarımızla birlikte bu konuları tartışmayı ve hatalarımızı saptamayı amaçlamaktayız. Elbette hatalarımızı ve meslektaşlarımızın katkılarını sizlerle paylaşacağız.
Eğer başarılı olursak atölye çalışmasını temmuz ayı içinde de yapmayı planlamaktayız.

6100 Sayılı HMK’da Bilirkişi ve Uzman Görüşü

Av. Ender DEDEAĞAÇ

Bilirkişilik konusunda, yaşananları dikkate alan kanun koyucu, HMK 266. maddesini HUMK 275. maddesinden daha açık daha anlaşılır bir şekilde kaleme almaya çalışmıştır. Maddenin gerekçesine baktığımızda, kanun koyucunun yıllardır süren bir problemimizi ortadan kaldırmayı amaçladığını görmekteyiz. Bazı düşünürler için istisnai olarak uygulanmasında sakınca olmamakla birlikte bizim de katıldığımız daha geniş bir grup için hukuk bilirkişisi uygulaması yasaya aykırı bir uygulamadır. (Kendimin de bu görevi uzunca bir süre yaptığımı ve geliri ile evin harcamalarına katkıda bulunduğumu belirtmekte yarar görmekteyim. Bu gün yapmamış olmamın nedeni bir karşı koyma değil iş gelmemesidir) Bunun sonlandırılması için 2494 sayılı kanunla HUMK 275. maddesine yapılan ek yeterli olmamıştır. İşte bu nedenle kanun koyucu, bu kez daha açık ifadeler kullanmayı tercih etmiştir.
Kanun koyucu bu amacına ulaşmak için HUMK 275. maddesinde yer alan “Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenemez.” Hükmünü tek başına yeterli görmemiş. HMK 266. maddesinin ilk cümlesine HUMK 275 maddesinin ilk cümlesinden farklı olarak , HUMK’daki “…özel ve teknik bilgi…”sözcüklerinin başına “…çözümü hukuk dışında…” sözcüklerini de eklemiştir.
Tüm bunların yanı sıra, HMK 279/4 maddesinde bilirkişinin gerek sözlü açıklamalarında gerekse düzenlediği raporda hukuki görüş bildiremeyeceği ayrıca hükme bağlanmıştır.
Hukukçu bilirkişi görevlendirmenin amacı ne olursa olsun, kanun koyucu tarafından kabul görmemektedir. Yargı mensupları olarak, kuvvetler ayrımının uygulanmasını istiyorsak, yargı dışındaki tüm kuvvetlerin yetkilerine, özellikle, bana göre, tüm kuvvetlerin çekirdeği olan, yasamanın yetkilerine yeterince saygı göstermemiz gerektiğine inanmaktayım.
Üstelik yasanın bu yazılımından sonra hukukçu bilirkişinin vermiş olduğu bilirkişi raporuyla hüküm kurmak bazı hallerde hakimler açısından görevi savsaklama suçunu oluşturacağı gibi bazı hallerde, özellikle yasaya aykırı bir şekilde, gerekçeyi sadece bilirkişi raporuna dayandırarak karar verildiği hallerde, taraflar açısından ortaya yok hükmünde bir kararın çıkmasına neden olunacaktır.
Bu girişten sonra konuyu pekiştirmek açısından HMK 266/1 maddesini aynen dikkatlerinize sunmaktayım.
“Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.”
Hukukçu bilirkişi seçilmesini engelleyen yasa koyucu “uzman görüşü” adı altında yeni bir uygulamaya olanak vererek, bundan böyle, hukukçu bilirkişinin, taraflarca seçilebileceğini kısmen de olsa kabul ettiğini söylemek isteriz. Bu yazının sonunda, uzman bilirkişi ile ilgili yasa maddelerine yer verilecektir.
HUMK’da yer alan ancak kullanılmadığı ve kullandırılmadığı hatta hatırlatılmadığı için unutulan bir hakkımızı kaybettiğimizi belirtmekte yarar görmekteyim.
Bilindiği gibi, HUMK 276/1 maddesine göre bilirkişinin seçiminde temel kural tarafların birlikte karar vermesidir. Ancak taraflar bu kararı veremez ise, seçim tahkikat hakimi tarafından gerçekleştirilir. İşte işlemediği için, bazen “taraflara soruldu anlaşamadılar” cümlesini gerçekten sorarak çoğunlukla sormadan yazarak ya da yazmaya bile gerek görmeden, bilirkişiler hakimler tarafından hem de celse arasında ve rapor sunuluncaya kadar isimleri kalemce söylenmemek kaydı ile tayin edilmekteydi. Böylece, tayinde oluşan bu yasaya aykırı uygulamanın yanı sıra, birde HUMK 277/2 maddesinde yer alan bilirkişinin reddine dair taraf hakkının kullanılması da engellenmekte ya da en azından ertelenmekteydi.
HMK’nın kabul ettiği sisteme göre bilirkişiler, her yargı çevresinde usulüne uygun olarak oluşturulacak olan listeler içinden seçilir. Bu hususu hükme bağlayan HMK 268/1 maddesine göre, eğer davaya bakmakla görevli yargı çevresinin listesinde aranılan nitelikte bilirkişi bulunamıyorsa diğer bölgelerin listelerinden seçim yapılır. Ancak bunlarda da yoksa mahkeme resen bilirkişi seçebilir.
HMK 268/3 maddesine göre söz konusu bilirkişi listeleri Adalet Bakanlığı’nca çıkarılacak yönetmeliklere göre gerçekleştirilir.
Ancak, HMK 268/2 maddesine göre “Kanunların görüş bildirmekle yükümlü kıldığı kişi ve kuruluşlara, görevlendirildikleri konularda bilirkişi olarak öncelikle başvurulur.”
Bilirkişiliğin kapsamı başlıklı HMK 269/1 maddesi hükmüne göre, bilirkişi mahkemece yapılan davete uygun olarak mahkemede bulunmak, HMK 271. maddesinde belirtilen metne ve usule uygun olarak yemin etmek, hepsinden önemlisi, kendisine HMK 274/1 maddesi doğrultusunda verilen sürede oy ve görüşünü mahkemeye bildirmek zorundadır. Bu yükümlülüklere uymayan bilirkişiler hakkında, HMK 269/2 maddesinin son cümlesinde hükme bağlandığı gibi tanıklığa ilişkin disiplin hükümleri uygulanır. Bilirkişilerin yapılan davete uymaması ya da davete uymakla beraber verilen görevi yapmayan bilirkişiye tanıklara ilişkin yaptırımların uygulanacağına ilişkin hüküm HUMK 278. maddesinde değişiklik yapan 1985 yılında yürürlüğe giren 3156 sayılı yasadan bu yana var olan fakat uygulanmayan bir hükümdür.
Zaten bizim anladığımız kadarıyla Türk hukuk sisteminin problemi bilirkişilik görevinin kabul edilmemesi değildir. Bizim problemimiz bu görevin aylarca hatta yıllarca süründürülerek yerine getirilmesi, bilirkişilerin bir kısmının, kendilerini mahkemenin, dikkatinizi çekeriz hakimin değil mahkemenin yerine koyarak, nerede ise hükmün verilmesinde tek etkenin vereceği rapor olduğuna, gerek kendini gerekse insanları inandırmaya çalışması, zaman zaman vatandaşlara sonuç hakkında umut dağıtılmasıdır.
HMK 268/2 ve 270/1 maddelerinde hükme bağlandığı gibi resmi bilirkişiler ile HMK’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte oluşturulacak listelerde yer alan bilirkişiler, bilirkişilik görevinden kaçınamazlar. Ayrıca HMK 270/1 maddesinin diğer bentlerine göre, bilgisine başvurulacak konuyu bilmeksizin meslek ve zanaatlarını yapamayan kişilerle bu meslek ve zanaatın yapılması için kendilerine yetki verilmiş olan kişiler, bilirkişilik görevini yapmaktan kaçınamazlar. Elbette, HMK 270/1ve 272. maddesi hükmünde yer alan tanıklıktan çekinme halleri ile bilirkişinin, bilirkişilik görevini yapmaktan yasaklı olması hali ile bilirkişinin reddi hali ile birlikte HMK 270/2 maddesinin son cümlesinde belirtildiği gibi, mahkemece kabul edilebilir bir sebebin ilgili mahkemeye sunulmuş olması hali, bu kuralın istisnalarını oluşturmaktadır.
Daha önce uygulanmasında zorluklar yaşadığımızı yakınarak ifade ettiğimiz, HUMK 277. maddesinde düzenlenmiş olan bilirkişinin reddi kurumu HMK 272. maddesinde “Bilirkişinin görevini yapmaktan yasaklı olması ve reddi” madde başlığı altında hükme bağlanmıştır. Madde başlığından da anlaşıldığı gibi yeni düzenleme sadece bilirkişinin reddi kurumunu düzenlemekle kalmamış aynı zamanda bilirkişinin yasaklı olduğu halleri de hükme bağlamıştır. HMK 272/1 maddesi, bir istisna dışında, hakimler hakkındaki yasaklılık ve red sebeplerinin bilirkişiler içinde geçerli olduğunu hükme bağlamıştır. Kanuna göre oluşan istisna ise, hakimin, “…aynı işte daha önceden tanık olarak dinlenmiş olması…” bir ret sebebi olmasına rağmen bu neden bilirkişi için ret sebebi değildir. Kanımızca, zaten bilirkişi mesleki bilgisinin gerektirdiği bilgiyi mahkemeye sunmaktadır, bilirkişinin bu bilgi sunumunun yanında beş duyusu ile elde ettiği bilgiyi sunmuş olmasında ve bilirkişinin karara katılmasının söz konusu olmaması nedenleri ile yasa koyucu, bilirkişinin tanıklığında, bir sakınca görmemiştir.
HMK 272/2 maddesine göre, HMK 34 maddesinde hakimler için sayılan yasaklılık hallerinden biri, bilirkişiler için de varsa, mahkeme hüküm verinceye kadar her zaman bilirkişiyi görevden alabilir ve bilirkişinin kendisi de görevden alınma talebinde bulunabilir.
Eğer HMK 36 maddesinde hakimler için belirtilen red sebeplerinden her hangi biri bilirkişiler için gerçekleşir ise, taraflar bunu öğrendikleri tarihten itibaren bir hafta içinde bilirkişinin reddini talep edebilir. Burada belirtilen süre, hak düşürücü süredir. Maddenin yazılımından anladığımız kadarıyla hak düşürücü süre niteliğindeki bu süre, bilirkişilerin kendi kendilerini reddi için de uygulanır. Bu hükmün bilirkişinin kendisi içinde uygulanmasının, bize sakıncalı geldiğini belirtmekte yarar görmekteyiz.
HMK 272/4 maddesi hükmüne göre, “Görevden alınma, ret ve bilirkişinin kendisini reddetmesine yönelik talep, bilirkişiyi görevlendiren mahkemece dosya üzerinden incelenir ve karara bağlanır.” Gene aynı madde hükmüne göre, eğer mahkeme isteğin kabulü doğrultusunda karar verecek olursa, bu kararlar kesindir. Buna karşılık mahkeme talebin reddine ilişkin karar verirse, mahkemenin bu kararından ötürü, esas hakkındaki kararla birlikte kanun yoluna başvurulabilinir.
Görüldüğü gibi HMK 272. maddesi HUMK’da karşılığı olan 277. maddeden daha geniş şekilde kaleme alınmıştır.
Bilirkişinin görevi kabul zorunluluğu ve bunun dışında kalan halleri incelemenin yanı sıra HMK 275. maddesi ile hukukumuzda ilk defa hükme bağlanan bir husus da belirtmekte yarar vardır. Bu husus ilk defa hükme bağlanmakla beraber, aklın emrettiği bir kural olduğu için zaten uygulanmakta idi. Söz konusu kurala göre, bilirkişi,
- Kendisine verilen görevin yerine getirilebilmesi için, bir başka meslek alanından yardım alınması gerektiğini düşünüyorsa
- Görevi kabulden kaçınmasını gerektirecek bir mazereti varsa
- Dosya içinde ki belgeler dışında başka belge ve kayıtlara gereksinimi varsa
Bunları, bir hafta içinde mahkemeye bildirmek zorundadır.
Burada belirtilen bir haftanın hangi tarihten başlayacağının belli olmadığını belirtmenin yanı sıra, kanımızca, bu sürenin geçirilmiş olması halinde bile söz konusu durumların varlığını mahkemeye bildirmesinde biz bir sakınca görmemekteyiz. Çünkü yargılamanın sürati kadar yargılamanın kalitesi de önemlidir.
HMK 275/1 maddesinin son cümlesinde yer alan “…görevi kabulden kaçınmasını haklı kılacak mazeret…” sözcükleri ile HMK 272. maddesi yollaması nedeniyle uygulamak zorunda olduğumuz HMK 36/1 de yer alan “…tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli bir sebep…” sözcükleri arasında açıklamayı gerektirmeyecek netlikte fark olduğuna dikkatinizi çekmek isteriz.
HMK 275. maddesinde hükme bağlanan “bilirkişinin haber verme yükümlülüğü” nü incelerken HMK’nın 278/3 maddesinde yer alan bir hükmü de bilgilerinize sunmak gerektiğine inanmaktayız. Söz konusu maddeye göre, bilirkişi gerçekten ihtiyaç duyarsa ve mahkeme bu ihtiyacın doğruluğuna inanarak bu yönde karar alırsa, bilirkişi, tarafların bilgisine başvurabilir. Eğer mahkemenin bu yönde bir kararı varsa, bilirkişinin tarafların bilgisine başvururken, kanunun emredici hükmü olarak, diğer taraf da bu dinlemede hazır bulunmalıdır. Ancak, aksine davranışın nasıl bir yaptırımla karşılaşacağı kanunda belirtilmemiştir. Gerek şimdi incelediğimiz HMK 278/3 gerekse hemen aşağıda inceleyeceğimiz 278/4 maddelerinde yer alan hükümler aslında HUMK 279. ve 280. maddelerinde de bulunmaktadır. Bu nedenle sorumuzun yanıtını HUMK 279. maddesi ile ilgili kararları tarayarak bulmaya çalıştık ancak bu konuda bir karara rastlayamadık. Bu nedenle ya bilirkişiler tarafları dinlemiyor ya da kurallara uygun dinliyorlar kanısına ulaştık.
Tarafları dinleme yetkisi verilen bilirkişiye, HMK 278/4 maddesi hükmü gereği, “…bir şey üzerinde inceleme yapmak…” istemesi halinde, bu inceleme zorunlu olmak koşulu ile mahkemece izin verileceği de hükme bağlanmıştır.
Mahkeme bilirkişi deliline başvurmaya karar verdiğinde, HMK 273 maddesine göre, bu kararda,
- İnceleme konusunun bütün sınırları ile belirlenmesi,
- Bilirkişinin cevaplaması gereken sorular
- Raporun verilme süresi
Belirtilir. Daha sonra, HMK 273/2 hükmü doğrultusunda hazırlanacak bir yazı ile görev bilirkişiye verilir. HMK 273/2 maddesine göre, kanımızca, bundan böyle bilirkişiye dosya verilmeyecek, bilirkişiye sadece, incelemesi gereken şeyler bu yazı ekinde hatta gerekirse mühürlü olarak ve tutanağa bağlı bir şekilde teslim edilecektir.
Bilirkişi görev yazısını almakla HMK 278/1 maddesi gereği kendisinin mahkemenin sevk ve idaresinde olduğunun bilinci ile hareket etmek zorundadır. Bilirkişi, görev alanı ve sınırları açısından bir tereddüde düşerse bunun giderilmesini, HMK 278/2 maddesi gereği her zaman mahkemeden isteyebilir.
Bilirkişi kendisine HMK 273/1.a maddesi hükmü gereği sorulan sorulara, vereceği cevapları, mahkemenin görüşüne uygun olarak sözlü ya da yazılı olarak bildirmek zorundadır. Bilirkişi bu bildirimi yaparken sadece HMK 273/1.a gereği sorulan sorulara cevap vermekle yükümlü olup özellikle hukuki konularda beyanda bulunamaz ve de başkaca bir yorum yapamaz.
Birden fazla bilirkişi atanabileceği mümkün olduğu için bunların farklı düşüncede olmaları halinde raporda bu farklılığın bildirilmesine hatta HMK 279/2 maddesi gereği azınlıkta kalan bilirkişinin gerekirse, ayrı bir rapor düzenlenmesine de olanak verilir.
Bilirkişi raporunun içeriğinin nasıl olacağı HMK 279/2 maddesinde hükme bağlanmıştır. Eğer mahkeme bilirkişinin görüşünü yazılı olarak sunmasını uygun görmüş ise bilirkişi hazırlayacağı raporu, HMK 273/1.c maddesi gereği kendisine verilen süre içinde ve yasada belirtilen düzene uygun olarak hazırlamakla görevlidir. Verilecek olan bu süre HMK 274/1 maddesi gereği üç ayı geçemez. Eğer bu süre yeterli olmazsa mahkeme aynı maddeye göre üç ayı geçmemek üzere süreyi bir defalığına uzatabilir. HMK 274/2 maddesi ise bu sürenin aşılması halinde bilirkişiler için uygulanması gereken yaptırımları içermektedir. Hazırlanan bu rapor taraflara tebliğ edilir. Taraflar HMK 281 maddesi hükmünde belirtildiği gibi,
- Eksik görülen hususların tamamlattırılmasını
- Belirsizlik görülen hususların açıklattırılmasını
Mahkemeden talep eder. Taraflar bu taleplerinin aynı bilirkişilerce yerine getirilmesini isteyebilecekleri gibi bir başka bilirkişi tarafından da yerine getirilmesini isteyebilirler. Taraflar bu taleplerini raporların kendilerine tebliğinden sonra iki hafta içinde yapmak zorundadırlar. Kanımızca bu süre hak düşürücü süre ya da kesin süre olarak yorumlanmalı ve yeni süre verilmemelidir. Bu günkü uygulamada, Yargıtay bilirkişilere açıklayıcı soru sormakla, rapora itirazı ayrı ayrı kabul etmiş ve itirazın her zaman yapılacağını değişik kararlarında vurgulamıştır. Kanımızca bu uygulama devam edecektir. Bu eksikliklerin giderilmesi ya da belirsizliklerin giderilmesi hakimin kararına göre yazılı olarak yada belirlenecek oturuma bilirkişilerin daveti yolu ile sözlü olarak da yapılabilir. Bu aşamada gerek tarafların talebi ile gerekse mahkemenin resen yeni soru sormak hakkı bulunmaktadır.
HMK 282/1 maddesi gereği aynen HUMK 286/1 maddesinde olduğu gibi, hakim bilirkişi raporunu serbestçe değerlendirir. Buna rağmen, HMK 285/1 maddesine göre “Bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle düzenlemiş olduğu gerçeğe aykırı raporun, mahkemece hükme esas alınması sebebiyle zarar görmüş olanlar, bu zararın tazmini için Devlete karşı tazminat davası açabilirler.” Görüldüğü gibi, HMK’nın 3/1 maddesinin vücut bütünlüğü gibi sınırlı nedenlerle benimsediği devletin sorumlu olması ilkesi hakimlerde olduğu gibi bilirkişilerde de kabul edilmiştir. HMK 286/1 maddesi bu davanın hangi mahkemede görüleceğini HMK 285/2, 286/2 ve 287 maddeleri ise Devletin rücu davası açmak hakkını, bunun için uygulanacak zamanaşımı süresini ve davanın hangi mahkemede görüleceğini hükme bağlamaktadır.
HMK 277/1 maddesi, bilirkişiye sır saklama yükümlülüğünü getirmiştir. Madde hükmüne göre “Bilirkişi, görevi sebebiyle yahut görevini yerine getirirken öğrendiği sırları saklamak kendisi ve başkaları yararına kullanmaktan kaçınmakla yükümlüdür.
HMK 283/1 maddesi bilirkişi ücretinin ve giderlerinin kapsamını Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılacak tarifelere göre hükmedileceğini belirtmektedir.
HMK 284/1 maddesi ise bilirkişilerin ceza kanunu anlamında kamu görevlisi olarak kabul edildiğini hükme bağlamaktadır. Ancak, yeni uygulama ile birlikte, 5020 sayılı kanunla 2003 yılında HUMK 286. maddesine eklenen fıkrada yer alan, mal bildiriminde bulunulması ve Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu hükümlerinin uygulanmasına ilişkin hükmün ne olacağının cevaplanması gerektiğine inanmaktayız.
HMK 293. maddesi “uzman görüşü” madde başlığı ile yeni bir kurumu getirmektedir. Kanımızca bu kurum nedeniyle bu güne kadar uygulanmakta olan “bilimsel mütalaa” yasal bir zemine oturmuş olacaktır. Üstelik mahkemelerin hukukçu bilirkişi atamasının olanaksız olmasının defalarca vurgulanmış olması nedeniyle, eğer taraflar hukukçu görüşü sunmak isterlerse, bu yolu deneyebileceklerdir. Kendisi tarafından atanan bilirkişinin hazırladığı raporu serbestçe takdir eden hakim bu raporu da serbestçe takdir edecektir. Uzman raporu için tarafların mahkemeden süre istemeyecekleri HMK 293/1 maddesinde açıkça hükme bağlanmıştır. Gene aynı maddenin 2. ve 3. fıkralarına göre, “dava konusu olayla” ilgili olarak uzman kişinin vermiş olduğu bilimsel mütalaadan sonra, mahkeme uzmanı davet edilerek dinlenmesine karar verebilir. Eğer uzman bu davete gelmez ise, bu uzmanın raporu değerlendirme dışı bırakılır.

1 Haziran 2011 Çarşamba

6100 Sayılı HMK’da Tanık

Av. Ender Dedeağaç

Tarafların davalarını kanıtlamak için başvurdukları delil türlerinden birisi de tanık delilidir. HMK 240/1, 244/1.c, 259/1 vb. hükümlere baktığımızda, tanığın ancak bir vakıayı aydınlatmak için dinlenebileceğinin hükme bağlandığını görmekteyiz. Bu nedenle, tanık ancak bizzat beş duyusu yolu ile algıladığı bir olay hakkında bildiklerini mahkemeye sunmakla görevlidir. Tanığın beş duyusu ile bilgi sahibi olduğu vakıalar dışında, örneğin yorumları açısından, dinlenmesi söz konusu olamaz.
Bir kişinin tanık olabilmesi için, HMK 240/1 maddesi gereği, davanın tarafı olmaması şarttır. Ayrıca, karşı tarafın HMK 255/1 maddesi gereği tanığın, tanıklığına itiraz etmemiş olması, bu itirazın kanıtlanarak mahkemece kabul edilmemiş olması gerekir. Her ne kadar HMK 240/1 maddesinde yer alan hükmün benzeri HUMK’da yer almıyorsa da bu hüküm tanıklık kurumunun doğası gereği var kabul edilen bir hükümdür. Buna karşılık HMK 255/1 de yer alan itiraza ilişkin hüküm, HUMK 254. maddesinin tekrarı olarak HMK’da yer almaktadır.
HMK’nın 240/2 maddesi, tanık gösteren tarafın, tanığı hangi vakıa için dinletmek istediğini, mahkemeye sunması gerektiğini hükme bağlamıştır. Bu hüküm yeni bir hüküm gibi gözüküyorsa da, aslında yargılamanın gereği olarak HUMK’da da var olduğu kabul edilmesi gereken bir hükümdür. Üstelik bazı mahkemelerde bu kural HUMK döneminde de uygulanmakta olan bir kuraldır. Hatta bazen uygulanan bazen uygulanmayan, uygulanmadığında karşı tarafın istemi ile uygulanır hale gelen bir kuraldır. HMK bu kuralın uygulanmasını daha sıkı ve kontrol edilebilir hale getirmiştir. Üstelik bu kural dava dilekçesinin içeriğini düzenleyen HMK 119/1 maddesinin e ve f bentleri ile HMK 261/1 maddesine uygun bir kuraldır.
Gene aynı madde hükmü doğrultusunda, tanığın hangi vakıa için dinlenileceği mahkemeye bir tanık listesi halinde verilmeli ve bu listede tanıkların ad-soyadları ile tebliğe elverişli adresleri bildirilmelidir. Bu liste düzenlenirken;
- İkinci bir liste verilemeyeceği
- Bu listede yer alamayan kişilerin tanık olarak dinlenemeyeceği
İlkesi göz önünde bulundurulmalıdır.
Liste verilmemesi ya da liste verilmiş olmasına rağmen listede yer almayan tanığın dinlenmesine ilişkin istisnai hüküm HMK 243/1 maddesinde hükme bağlanmıştır. Bu hükme göre, eğer tanık duruşmada hazır bulundurulmuş ise liste verilip verilmediğine ya da listede yer alıp almadığına bakılmaksızın hazır bulunan tanık dinlenir. HMK 243/1 maddesinin uygulanabilmesi için,
- Tanık listesinin verilmesi için kesin süre belirlenmiş olmalıdır.
- Tanık dinlenmesi için gün belirlenmiş olmalıdır.
Bu şartların ikisi bir arada yoksa kanımızca, HMK 243/1 maddesinin hükme bağladığı istisna uygulanamaz.
HMK 243/1 maddesinin yazılımından çıkan bir başka sonuç ise, dava ya da cevap dilekçesinde tanık deliline dayanılmış olmasının yeterli olduğu dava ya da cevap dilekçesinde tanıkların liste halinde bildirilmesine gerek olmadığıdır. Bu hüküm bu günkü uygulamaya uygundur. Ancak, kanımıza göre doğru bir uygulama değildir. Tanıkların isimlerinin bildirilmemesi, savunma açısından bir bilgi noksanı yaratır. Bu ise savunmayı engeller.
HUMK’da bulunmayan yani HMK’ya yeni olarak kabul edilmiş olan HMK 240/3 maddesinin uygulamada hak kaybına neden olacağını düşünmekteyiz. Çünkü bu maddeye göre, tanığın doğru adresinin saptanması, davanın taraflarına görev olarak verilmiştir. Hatta tarafça saptanan adreste her hangi bir yanlışlık varsa bunun bile bir defa için dikkate alınacağı, hatta hatanın giderilmesi için verilen sürenin kesin nitelikte süre olduğu hükme bağlanmıştır. Kanımızca bu tepki maddesidir. Kötü niyetli tarafın yanlış adres bildirerek davayı uzatmasının önüne geçilmek istenmiştir. Ancak, bundan böyle, trafik kazasında, tanımadığınız ancak olay yerinde olduğunu bildiğiniz bir kişinin dinlenmesi için adres araştırması yoluna başvurma şansımız kalmadığı gibi, noksan yanlış ya da benzeri bir nedenden ötürü hatta PTT’nin hatasından kaynaklanan tebliğ edilemezlik hallerinin sorumlusu da taraf olmaktadır. Bu hak kaybına neden olabileceği gibi PTT görevlilerinin haklı ya da haksız olarak yargılanmalarına da neden olabilecektir.
HMK’da tepkiden kaynaklanan ve uygulama ile desteklenen bir başka madde ise HMK’nın 241/1 maddesidir. Bu maddeye göre, mahkeme, gösterilen tanıkların bir kısmını dinleyerek, vakıa hakkında bilgi sahibi olursa, diğer tanıkların dinlenmesinden vazgeçebilir. Ancak, bu maddeyi uygularken, gösterilen tanıkların sayısını baştan sınırlamak ya da gösterilen tanıklardan ancak belirli sayıda tanığın dinleneceğini baştan beyan etmek, maddeye göre doğru bir davranış olmayacaktır. Çünkü burada tanıkları sınırlamak amaçlanmamış, mahkemenin gereksiz yere, işgal edilmesi önlenmek istenmiştir. Taraf hangi tanığın olayı yeterince anlatacak ifade vereceğini bilmediği için, vakıayı beş duyusu ile algılayan tüm tanıkları bildirmek zorundadır. Delillerin aynı celsede değerlendirilmesi HMK 197/1 maddesi gereği olduğundan ve tanıklar arasında çelişki olduğunda bunun o celsede giderilmesi gerektiğinden, tarafça gösterilen tüm tanıklar o celseye davet edilmelidir. Ancak tanık dinlenmesi aşamasında mahkeme yeter görürse diğer tanıkların dinlenmesinden vazgeçebilmelidir. Tanıkların gereksiz yere getirilmesinden ötürü maddi ve manevi kayba ise taraf katlanmalıdır.
HMK 245/1 maddesi, delillerin davaya bakmakla görevli ve yetkili olan mahkemenin tanığı dinlemesi gerektiğini hükme bağlamıştır. Bu madde, bu hükmün yanı sıra, yasanın belirlediği çekinme hakları hariç tanıklıktan kaçınılamayacağını da hükme bağlamıştır. Bu nedenle, bu maddeye göre, haklı bir nedeni olmaksızın, çağırılıp gelmeyen tanık hakkında, disiplin para cezası uygulanacağını ve zorla getirileceğinin karar altına alınacağını da hükme bağlamaktadır.
Kural olarak, tanık davetiye ile davet edilir. HMK 243/2 maddesine göre, kural olarak bu davetiyenin duruşma gününden en az iki hafta önce, tanığa tebliğ edilmesi gerekir. Ayrıca davetiyede yer alacak bilgilerin HMK 244/1 maddesinde yer alan bilgileri taşıması gerekir. Bu koşullar yoksa HMK 245 maddesinde belirtilen zorla getirme ya da disiplin cezası uygulaması yapılamaz.
HMK 243/2 maddesi davetiyenin tanığın eline duruşmadan en az iki hafta önce ulaşması gerektiğini hükme bağlamıştır. Ancak söz konusu maddenin ikinci cümlesi, hakime bir olanak tanıyarak, acil hallerde bu süreye uyulmaksızın tanığın davet edilebileceğine karar vereceğini de hükme bağlamıştır.
HMK 243/3 tanığın telefon, faks, elektronik posta gibi araçlarla davet edilebileceğini ancak bu davetlerde tanık hakkında gelmemeden ötürü işlem yapılamayacağını hükme bağlamaktadır.
Tanığa gönderilecek davetiyenin içeriği HMK 244/1 maddesinde hükme bağlanmıştır.
HUMK 256. maddesinde hükme bağlanan ancak bize göre hemen hemen hiç uygulanmayan bir madde HMK’nın 246/1 maddesinde hükme bağlanmıştır. HUMK 256 maddesine göre;
- İstisna olarak
- İki tarafın oluru ile
- Hakimin karar ile
Tanığa soru kağıdı gönderilir ve bunları cevaplaması istenir.
HMK 246/1 maddesi de tanığa soru kağıdı gönderilmesi kabul etmiştir. Ancak, HUMK’tan farklı olarak, bunun “müstesna” hallerde uygulanması gereken bir hal olması yerine bunun hakim tarafından “gerekli görülen” hallerde uygulanması gerektiğini belirtmiştir. HMK yazılı tanıklık için tarafların oluruna gerek olduğunu belirten hükümden de ayrılmış buna madde içinde yer vermemiştir. Bu durumda hakim resen yada sadece taraflardan birinin talebini yerinde görerek yazılı şekilde tanık beyanı alabilecektir. HMK tanık delilinin değerlendirilmesinin özünde var olan bir husus da yani asıl amacın vakıayı anlamak olduğunu açıkça dile getirerek, yazılı cevapların yetersiz olması halinde, tanığın dinlenmek üzere davet edilebileceğini hükme bağlamıştır.
HUMK 249. maddesinde olduğu gibi bazı görevlerde bulunan kişilerin bu görevleri ile ilgili olarak tanıklık yapmaları ilgili makamların vereceği izne tabi tutulmuştur. Aynı hüküm HMK 242. maddesinde de yer almaktadır. Bu hükümde asıl amaç kişinin tanıklığına engel olmak değildir. Asıl amaç sır kapsamında olan bir şeyin mahkemede kamuoyunun bilgisine sunulmasını önlemektir. Bu nedenle izin asıl, izin vermemek ise istisnadır.
Eğer izin verilmez ise ya da verilirse bunun için idari yargıda dava açılabilir mi? Sorusuna nasıl cevap verilmesi gerektiğini düşünmekteyim.
Tanıklıktan çekinme hakkı HMK’nın değişik maddelerinde hüküm altına alınmıştır. HMK’ya göre üç tür tanıklıktan çekinme söz konusudur. Bunlardan birincisi, kişisel nedenlerle tanıklıktan çekinme halidir. Bu konu öncelikle HMK’nın 248/1 maddesinde hükme bağlanmıştır. HUMK 245 maddesinin karşılığı olarak yasalaşan bu madde HUMK’dan daha geniş olarak düzenlenmiştir. HMK’da “kayın hısımlar” da kapsama alınmıştır. Ayrıca ikinci dereceye kadar olan akrabalık bağlarını üçüncü dereceye kadar genişletmiş ve her geçen gün uygulaması artan koruyucu aile bağını da bu madde kapsamında değerlendirmiştir. Maddenin birden fazla bent halinde kaleme alınması nedeniyle, madde metni aynen aşağıya alınmıştır:
Kişisel nedenlerle tanıklıktan çekinme
MADDE 248- (1) Aşağıdaki kimseler tanıklıktan çekinebilirler:
a) İki taraftan birinin nişanlısı.
b) Evlilik bağı ortadan kalkmış olsa dahi iki taraftan birinin eşi.
c) Kendisi veya eşinin altsoy veya üstsoyu.
ç) Taraflardan biri ile arasında evlatlık bağı bulunanlar.
d) Üçüncü derece de dâhil olmak üzere kan veya kendisini oluşturan evlilik bağı ortadan kalkmış olsa dahi kayın hısımları.
e) Koruyucu aile ve onların çocukları ile koruma altına alınan çocuk.
Kişisel nedenlerle tanıklıktan çekinmenin varlığı halinde HMK 247/2 maddesi gereği, hakim bunu hatırlatmakla görevlidir.
Tanıklıktan çekinmenin ikinci gurubu, sır nedeniyle tanıklıktan çekinme madde başlığı ile HMK’nın 249/1 maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre kendisinin yapmış olduğu görev nedeniyle, sır olarak bilgi aktarılan kişiler varsa, örneğin doktorlar, meslekleri nedeniyle öğrendikleri bilgiler açısından tanılıktan çekinebilir. Avukatlar da vekil edenlerinin kendilerine aktardığı bilgileri sır olarak saklamakla yükümlüdürler. Ancak bu madde, avukatlar için bir farklı uygulamaya yer vermiştir. Madde metnine göre, eğer sır sahibi açıklanması için izin verirse, avukat tanıklıktan çekinemez ( DOĞRUSU :Avukatlara sır sahibinin izin vermesi yeterli olmamaktadır. Avukat buna rağmen Av.K.36/2 maddesi hükmü ndeni ile tanıklıktan çekinebilir  20.03.2017)
Tanıklıktan çekinmenin üçüncü gurubu “menfaat ihlali nedeniyle tanıklıktan çekinme” madde başlığı ile HMK’nın 250. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddenin uygulana bilmesi için, menfaat ihlalinin tanığın bizzat kendisinde ya da HMK 248. maddede gösterilen kişilerde yani kişisel nedenlerle tanıklıktan çekinme hakkı olan kişilerde meydana gelmesi gerekmektedir. HMK 250/1 maddesi üç ayrı fıkrasında menfaat ihlalinden neyi anladığını da belirtmiştir. Bunlar;
- Maddi zararlar
- Şeref ya da itibarın zedelenmesi
- Ceza kovuşturmasına ya da soruşturmasına yol açılacak olması
- Meslek ya da sanatına ait sırların açıklanmasına yol açacak olması
Olarak özetlenebilir.
Çekinme sebeplerinden her hangi birinin varlığı halinde, tanık bunu, delilleri ile birlikte, duruşmadan önce yazılı olarak ya da duruşmada sözlü olarak beyan eder. Eğer duruşmadan önce yazılı olarak beyan edilmiş ise, tanık davet edildiği duruşmaya gelmeyebilir. Bu bildirimi alan mahkeme, tarafları dinler sunulan delilleri değerlendirir ve tanığın çekilme talebinin haklı olup olmadığı konusunda bir karar verir. Eğer bu çekilme istemi mahkemece kabul edilmez ise tanık mahkemede dinlenir. Mahkemenin dinleme kararına rağmen tanık tanıklık yapmamakta direnirse, tanığa disiplin para cezası verilir ve bir sonraki celse dinlenebilmesi için gereken işlemler tamamlanır.
Yukarıda anlatılanlar, tanığın bir neden göstermeksizin tanıklıktan çekinmesi ve yemin etmekten kaçınması halinde de uygulanır.
Ayrıca, aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, tanık kendisine sorulan sorulara cevap vermez ya da yemin etmemekte direnirse, iki haftayı geçmemek üzere disiplin hapsi ile cezalandırılır.
Tanıklıktan çekinme bir hak olarak HMK da düzenlenmiş olmasına rağmen HMK’nın 251. maddesi çekinme hakkının istisnalarını düzenlemiştir. Bu maddeye göre
248 ve 249 uncu maddeler ile 250 nci maddenin (a) bendindeki hâllerde;
a) Bir hukuki işlemin yapılması sırasında tanık olarak bulundurulmuş olan kimse o işlemin esası ve içeriği hakkında,
b) Aile bireylerinin doğum, ölüm veya evlenmelerinden kaynaklanan olaylar hakkında,
c) Aile bireyleri arasında, ailevi ilişkilerden kaynaklanan mali uyuşmazlıklara ilişkin vakıalar hakkında,
ç) Taraflardan birinin hukuki selefi veya temsilcisi olarak kendisinin yaptığı işler hakkında,
tanıklıktan çekinilemez.
Tanığın sorgulaması başlamadan önce, HMK 254/1 maddesi gereği kimlik tespiti yapılır ve HMK 256/1 maddesi içeriğinde yer alan düzenle görevi ve ifadesinin başında yemin ettirileceği hatırlatılır. Yemin metni HMK 258/3 maddesinde yer almaktadır. Tanığın dinlenmesinden önce tanığa yemin ettirilmesi kanun gereğidir. Ancak HMK’nın 257/1 maddesi on beş yaşın altındaki tanıklarla yemini ayırt etme gücüne sahip olmayanların yeminsiz dinleneceğini hükme bağlamıştır. Bu maddenin karşılığı olan HUMK 247. maddesine baktığımızda, HUMK’da yeminsiz dinlenilenlerin sayısının daha fazla olduğunu HMK da bunun daraltıldığını görmekteyiz. Bu daraltmanın sebebi madde gerekçesinde yer almaktadır ve akılcıdır. HMK 258/3 maddesinde yer alan yemin metni, HUMK 264. maddesinde yer alan yemin metninden farklıdır.
Tanığın dinlenilmesine başlanılmadan önce, HMK 260/1 maddesi gereği hakim, tanığı tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak bilgilendirir. Bu bilgilendirmeden sonra tanığın olayla ilgili olarak bildikleri söylemesi istenir.
Tanığın nasıl dinleneceği, HMK 261. maddesinde beş fıkra halinde, detayları ile hükme bağlanmıştır. Bu maddeye göre;
(1) Tanıklar, hâkim tarafından ayrı ayrı dinlenir ve biri dinlenirken henüz dinlenmemiş olanlar salonda bulunamazlar. Tanıklar gerektiğinde yüzleştirilirler.
(2) Tanık, bildiğini sözlü olarak açıklar ve sözü kesilmeden dinlenir. Dinlenilme sırasında, tanık, yazılı notlar kullanamaz. Şu kadar ki, tanık tarihleri ve rakamları tespit etmek veya bazı hususları açıklamak ya da hatırlayabilmek için yazılarına bakmak zorunda olduğunu hâkime söylerse, hâkim derhâl yazılarına bakmasına veya belirleyeceği duruşmada yeniden dinlenmesine karar verebilir.
(3) Hâkim, tanık sözünü bitirdikten sonra, ifade ettiği hususların açıklanması veya tamamlanması amacıyla başka sorular da sorabilir.
(4) Toplu mahkemede başkan, hâkimlerden her birinin tanığa doğrudan doğruya soru sormasına izin verir.
(5) Tanığın sözleri tutanağa yazılarak önünde okunur ve tutanağın altı kendisine imza ettirilir.

Tarafların, tanığın sözünü kesmeleri, söz veya hareketlerle onu övmeleri ya da tahkir etmeleri yasaktır. Aksi davranış HMK 262/1 in yolması ile HMK 79 ve 151. maddelerinin uygulanmasını gerektirir.
Gerekirse, tanığın ifade vermesinde, tercüman ya da bilirkişi kullanılabilir.
HMK’da tanık ifadesinin alınmasında, heyetli mahkemelerde üye hakimler 261. ve 152. madde gereğince ve taraf vekilleri ise 152. madde gereğince doğrudan soru sorabilirler. Bize göre bu yenilik hem doğru soru sorulmasını sağladığı için hem de duruşmadaki aktivitenin bizde olduğunun görülmesi açısından önemlidir.
Yalan yere tanıklık edenler ve onların suç ortakları hakkında işlem yapılmak üzere HMK 264. maddesi gereği cumhuriyet savcılığına ihbar yapılır.
Tanığa,
- İş ve gücünden kaldığı için
- Yol, konaklama ve beslenme giderlerini
Karşılayacak şekilde bir ücret ödenir. İş ve gücünden kalma karşılığı ne ödeneceği Adalet bakanlığınca çıkarılacak tarifeye göre saptanır.

EK: Bu yazıya Sn. Av. Prof. Dr. Christian Rumpf tarafından şöyle bir yorum yapıldı.
"Sayın meslektaşım,
tek bir noktada yardımcı olmak isterim: bazı tanıkların tanıklığı, kamu işvereninim iznine bağlı olur. Bu durumda Alman hukuku ve uygulamasına göre, kamu idaresinin izin vermeme işlemine karşı idare mahkemelerine başvurulabilir. Bu, hukuk devletinin gereğidir. Bence, aynı husus Türkiye için de geçerlidir.
Saygılarımla
Stuttgart barosunda kayıtlı Avukat Prof. Dr. Christian Rumpf"
  Biz de kendisine şöyle yanıt verdik.
Değerli meslektaşım,
Benim gibi amatör biri için yurt dışındaki bir meslektaşımdan, yardım gelmiş olması son derece sevindirici bir duygu, öncelikle bunu belirtmek isterim.
Türk hukuk sisteminde de sizin görüşünüzün geçerli olduğuna katılıyorum. Ancak, bizde TBMM üyeleri ve bakanlar için izin TBMM kararı ile verildiğinden ötürü, bu kişiler için izin verilmemesi halinde yapılacak bir şey olmadığını düşünüyorum. Bunun dışında kalan tüm kamu görevlilleri için bakan yada en üst amir, izin verme yatkisine sahip olduğundan ve bu kararlar idari nitelikli kararlar olduğundan ötürü, olumsuz karara karşı,idari yargıya başvurulması gerektiğine inanmaktayım.

Yardımlarınız için tekrar teşekkür ederim.
saygılarımla

Av. Ender DEDEAĞAÇ