17 Haziran 2017 Cumartesi

BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ’NİN KARARI IŞIĞINDA NOTERİN KUSURSUZ SORUMLULUĞU

Av. Ender Dedeağaç

Her geçen gün, noterin sorumluluğu yargı kararlarıyla ağırlaştırılmaktadır. Söz konusu yargı kararlarının alınmasında bilimsel görüşlerin de etkisi görülmektedir. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi’nin 18.04.2017 gün ve 2017/265 E. 2017/265 K. sayılı kararı, bu konuda eleştiriye açık bir karar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Olayın anlatımını öncelikle BAM’ın kararından yapacağımız alıntılarla dile getirmek isteriz. Karara göre “Davacı vekili dava dilekçesinde davacının dava dışı İsmail’e ait taşınmazı tapu yoluyla satın aldığını, tapudaki devir işleminin tapu malikinin dava dışı E.’ye verdiği vekâletnameyle gerçekleştiğini, daha sonra geçersiz vekaletname  davacı aleyhine açılan tapu iptal ve tescil davası sonucunda taşınmazın davacının elinden alındığını, işlem tarihinde kayıt malikinin 93 yaşında olup, doktor raporu alınmadan vekalet düzenlendiğini vekaletnameye dayalı satışın iptal edilmesi nedeniyle zarara uğradığını beyan ederek fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak kaydı ile şimdilik 8.000 TL tazminat istemiştir.” Yine söz konusu gerekçeli kararda anlatıldığı üzere, davacı 8.000 TL’lik istemini 46.738,13 TL’ye yükseltmiştir.
BAM’ın gerekçeli kararında yer alan ifadeye göre davalı, işlem tarihi itibariyle kayıt malikinin fiil ehliyetinin bulunduğunu beyan ederek davanın reddini talep etmiştir.
BAM’ın gerekçeli kararına baktığımızda başkaca bir açıklamaya yer vermeksizin ilk derece mahkemesinin gerçekleştirdiği yargılama sonunda, davayı reddettiğine dair açıklaması yer almaktadır.
BAM’ın gerekçeli kararına göre, istinaf sebebi olarak davacı vekilinin “…noterin kusursuz sorumluluğu bulunduğunu ve meydana gelen zarardan sorumlu olduğunu beyan ederek yerel mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir” şeklindeki talebi gösterilmiştir.
Kanımızca, davacının istinafa başvurmasında ki temel neden, dava dosyasında değerlendirilen, bir başka mahkeme dosyasında yer alan Adli TIP Kurumu raporunun dosyamızda delil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir. Davacı, ilk derece mahkemesinin, bu dosyayı delil olarak değerlendirmesinden ve kararını (her ne kadar ilk derece mahkemesinin gerekçeli kararında uyuşmazlığın konusunun ne olduğu, uyuşmazlığın çözümü için hangi maddi vakıalar yani ilgili hukuki kurumun unsurlarına başvurulması gerektiği, bunların kanıtlanmaya gerek duyulan maddi vakıalar olup olmadığı ve en önemlisi, kararın hangi maddi vakıaya ve bunu kanıtlanmasında değerlendirilen delile dayanılarak, hangi hukuk normuna göre karar verildiği belirtilmemiş ise de yapılan değerlendirme doğrudur) bu delile dayandırmasından ötürü istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Diğer bir anlatımla, davacının istinaf başvurusu, kusursuz sorumluluğun uygulanıp uygulanmayacağı nedeninden önce, ilk derece mahkemesinin, bir başka mahkemede görülmekte olan bir davada yer alan Adli Tıp Kurumu raporunun, istinaf başvurusuna konu dava dosyasında değerlendirilemeyeceği nedenine dayandırılmıştır.

Hemen belirtmek isteriz ki, söz konusu Adli Tıp Kurulu raporunun dosyaya kazandırılması, dosyamız davacının yani istinafa başvuran tarafın, ilk derece mahkemesine sunmuş olduğu Ankara 8 Ağır Mahkemesi’nin ve bu dosya ile bağlantısı olan Ankara 4 Asliye Hukuk Mahkemesi’nin dosyaları içeriğinde yer almaktadır. Kısacası davacının delilidir.
Gerekçeli kararda istinaf sebebi açıklanmış olmasına rağmen bu istinaf sebeplerine karşı, karşı tarafın/davalının savunmalarına yer verilmemiştir. Böylece, yargılamanın diyalektik kurallarına göre gerçekleşmesi gerektiğine ilişkin temel kuralı yok sayılmıştır.
Her ne kadar, HMK m.359/1.d “ileri sürülen istinaf sebepleri” hükmüne yer verip karşı tarafın istinaf sebeplerine karşı yapmış olduğu savunmanın yer alması gerektiğine dair bir hüküm içermemekteyse de m. 359/1.e’de yer alan özünde HMK m.297/1.c’nin bir tekrarı olan hüküm dikkate alındığında karşı tarafın belirlenen istinaf sebeplerine karşı savunma yapmasının şart olduğunu anlamaktayız. Üstelik bunun böyle olması Türk Hukuku’nun bir parçası haline gelen ve Anayasa’nın 90.maddesi gereğince anayasaya aykırılığı bile iddia edilemeyen AİHS m. 6’da ve HMK m. 27/2.b’de yer alan açıklama ve ispat hakkının varlığı, bunu zorunlu kılmaktadır. Bunun yanı sıra, gerekçeli karar, bir anlamda HMK m.28’de yer alan ve yine AİHS’de de yer alan bir hak olan aleniyet ilkesinin bir sonucudur. Çünkü söz konusu bu ilke doğrultusunda gerek taraflar gerekse kamuoyu yargılama hakkında yeterli bilgiye sahip olabilmektedir. Her ne kadar gerekçeli karar HMK m. 359 kapsamındaki formata uygun ise de bu uygunluk şeklen bir uygunluk olmaktan öteye geçememiştir.
Gerekçeli kararı incelediğimizde, gerekçe başlığı altında m. 359/1.e’de aranılan hukuki nitelendirmenin yapıldığı ve bu nitelendirmede taraflar arasındaki uyuşmazlığın “noterin kusursuz sorumluluğuna dayalı maddi tazminat talebi” olduğunun belirtildiği görülmektedir. Yukarıda yapılan anlatımlar karşısında, BAM kararı yapmış olduğu bu nitelendirme açısından yanlıştır.
Olayı kısaca özetlersek, istinaf başvurusuna konu davada, davacı, tapu sicil müdürlüğünde gerçekleştirilen satış ile, satın aldığı taşınmazın daha sonra mahkeme kararı ile geri alındığını, satışın vekil aracılığı ile gerçekleştiğini, satışta sunulan vekaletnameyi düzenleyen noterin (aslında noter çalışanının) vekalet verenin 93 yaşında olmasına rağmen, sağlık raporu almaksızın bu vekaletnameyi düzenlediğini, yargılama aşamasında alınan raporda ise, vekalet verenin fiil ehliyetinin bulunmadığının belirtilmesinden ötürü, mahkemenin tapu kaydının iptaline karar verdiğini, bu nedenle taşınmazın bedelinin tahsilini talep etmiştir.
İstinaf başvurusuna konu dava dosyasında, davacı dilekçesinin deliller bölümünde “Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/374 E sayılı kapsamı, tapu kayıtları, bilirkişi incelemesi ve diğer yasal deliller” açıklamasını yapmıştır.
İstinaf başvurusuna konu dava dosyasının dava dilekçesine eklenmesi gereken Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesinin dosyası eklenmediği için davalı cevap dilekçesi ile gerçekleştirdiği savunmasını sınırlı olarak gerçekleştirilmiştir. Bu savunmada davalı, Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesine ilişkin dosyanın delil olarak gösterilemeyeceği çünkü söz konusu yargılamada, kendisinin taraf olarak yer almadığı ve de Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası ile görülen davada hüküm kurulabilmesi için öncelikle HMK 208/4 (HMUK 308,310 ve 314) maddesi gereği vekaletnamenin iptaline ilişkin dava açılmasının ve de vekaletnameyi düzenleyen noterin davalı olarak gösterilmesi gerektiği belirtilmiştir. Davalı savunmasında, ayrıca, Çubuk Asliye Hukuk mahkemesinde açılan davanın ve Çubuk Cumhuriyet Savcılığına yapılan şikayetin, fiil ehliyeti olmadığı iddia edilen dava dışı İsmail tarafından yapıldığını hatta ilk duruşmalara bizzat kendisinin girdiğini, dava dışı İsmail’in vekaletnamenin düzenlendiği tarihten 5 yıl sonra bile, gerek şikayetin soruşturmasını yapan savcı gerekse duruşmalara çıkan hakim tarafından anlaşılacak şekilde, fiil ehliyetinin olmadığını belirten her hangi bir davranışı olmadığını, bu nedenle TMK 405 maddesinin uygulanmasının gerekmediğini belirtmiştir. Özetle, dava dışı İsmail’in işlem tarihinde fiil ehliyetinin olmadığının Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası ile kanıtlanamayacağını, karşı delil olarak ise, fiil ehliyetinin varlığını, ehliyetsizlikten şüphelenmeyen savcı ve hakimin davranışına ve de noter çalışanlarının tanıklığına dayandırmıştır.
Davacının delil olarak sunduklarından, tapu kaydına tarafların bir itirazı olmadığına göre, davacının tek delilinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Olayı  HMK 187/1 maddesine göre “ …tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıa…” ların neler olduğu noktasından değerlendirdiğimizde, uyuşmazlığın çözümünde etkili olacak maddi vakıanın, dava dışı İsmail’in temyiz kuvvetine sahip olup olmadığının irdelenmesi olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Üstelik bu maddi vakıa, taraflar arasında çekişmeli olan maddi vakıadır.
Çünkü, bir kişinin sorumluluğundan söz edebilmek için, denkleştirme kuralı dışında kalan sorumluluk hallerinde, söz konusu fiilin hukuka aykırı olması gerekmektedir. Hukuka uygun bir işlemden ötürü sorumluluk doğmayacağı, hukuk eğitimi almış yada almamış herkesin bilebileceği bir konudur.
Üstelik, sorumluluğa konu işlem ister kusur sorumluluğu isterse kusursuz sorumluluk açısından değerlendirilsin, bir zararın varlığı şarttır. Hukukumuzda zararın, geniş anlamda tanımı “kişinin hukukça korunan maddi ve manevi varlıklarında istenci dışında meydana gelen olumsuz değişikliklerdir” diye yapılmaktadır ( Çelik Ahmet Çelik Ölüm ve Bedensel Zararlar Nedeniyle Tazminat Davaları Tazminat Hukuku.com da yer alan bu tanım Tandoğan/Tekinay/Oğuzman/Öz/Tuçomağ/Eren/Tekinay’a yapılan atıfa dayandırılmaktadır) .
Somut olayımızda, sorumluluğun doğması için, davacının da dava dilekçesinde belirttiği gibi, dava dışı İsmail’in işlemi gerçekleştirdiği tarihte, fiil ehliyetinin bulunmaması gerekmektedir.
HMK 190/1 maddesinde belirtildiği gibi, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran kişiye ait olduğuna göre, dava dışı İsmail’in fiil ehliyetinin olmaması davacının yararına neden olacağından ötürü, ispat ve delil yükü davacıdadır. İspat yüküne ilişkin bu kural TMK nın 6 maddesinde de var olan bir hükümdür. O halde, dava dışı İsmail’in fiil ehliyetine sahip olmadığını kanıtlamak, tapu iptal ve tescil davasında taşınmazın adına kaydının silindiği ve  bu nedene dayalı olarak tazminat davası açan, davacıdadır.
Yargılamanın başlangıcında, davacının tek delili, Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası ve dosya içinde yer alan doktor raporudur. Bu rapor davalı tarafından kabul edilmemiştir. Üstelik, davalının yer almadığı bir yargılamada alınmış bir rapor olduğu için davalıyı bağlamayan bir rapordur.
Ayrıca Ankara 4 Asliye Hukuk Mahkemesi’nin içinde yer alan Yargıtay’ın bozma  kararına göre, resen araştırılması gereken bir konu olup tek doktorun vereceği raporla yetinilmemeli Adli Tıp Kurumundan rapor alınmalıdır. Nitekim, İsmail tarafından sağlığında Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan dava “hata ve hileye” dayandırılmış olmasına rağmen, İsmail’in ölümünden sonra İsmail’in fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığı araştırılması ile sonuçlandırılmış ve fiil ehliyetinin olmaması nedeniyle taşınmazın ilk malike iadesine karar verilmiştir.
Davacı, yargılamanın ilk aşamasında delil olarak sadece Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesinin dosyasını göstermiş ise de yargılama aşamasında, Ankara 8 Ağır Ceza mahkemesinin dosyasını delil olarak sunmuştur. Davacının bu davranışına davalının bir itirazı olmadığı gibi, ilk derece mahkemesi söz konusu dosyanın dosya içine getirtilmesine karar vererek, davacının bu delile dayanmasına olanak vermiştir.
Davacının bu delil sunmasından sonra, davalı, 8 Ağır Ceza Mahkemesi dosyasındaki bilgilere dayanarak, Ankara 4 Asliye Hukuk Mahkemesi’nin dosyasının HMK 145 doğrultusunda delil olarak dosyaya kazandırılması talebinde bulunmuş ve mahkeme bu yönde ara karar oluşturarak söz konusu dosyanın istenmesine karar vermiştir.
 Yukarıda da açıkladığımız gibi, bir eylemin tazminat doğurabilmesi için öncelikle hukuka aykırı olması ve bundan bir zararın doğmuş olması gerekmektedir. Bu nedenle, BAM’ın öncelikle davalının savunmasını da gözeterek, dava dışı İsmail’in işlem tarihinde fiili ehliyetinin bulunup bulunmadığının saptaması gerekir. Yapılan bu saptamada İsmail’in fiil ehliyeti olduğu anlaşılıyorsa, işlem İsmail’in iradesi ile oluştuğundan ötürü zarardan söz edilemeyecektir.
BAM’ın bu aşamada yapması gereken şey, davacı delilleri ışığında, dava dışı İsmail’in fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığını, davacı delillerine dayanarak saptamaktır. Daha doğrusu, davacı tarafından iddia edilen, dava dışı İsmail’i fiil ehliyetinin olduğunu davacı delillerine dayanarak kanıtlanıp kanıtlanmadığını saptamaktır.
Her ne kadar, davacının dayandığı Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi’nin dosyasına göre, dava dışı İsmail’in fiil ehliyeti bulunmuyorsa da, bu dosya içeriğinde yer alan raporu düzenleyen doktorun, düzenlemiş olduğu rapordan, ötürü 8 Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılamadan  ceza almış olması, raporun geçerliliğini yani delil olarak kabul edilebilirliğini ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca, davacının delil olarak sunduğu bu dosyaya göre, Adli Tıp Kurumu dava dışı İsmail’in fiil ehliyetinin varlığını kabul etmiş olduğu için ceza dosyasında yer alan bu rapor hukuk yargılaması için de delil olma özelliğine kavuşmuştur.
Dava dışı İsmail’in fiil ehliyetinin olduğu davacı delilleri ile kanıtlandığına göre, davalı delillerine gerek kalmamıştır. Diğer bir anlatımla Ankara 4 Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı, olmasa da, dava dışı İsmail’in fiil ehliyetinin olduğu davacı delilleri ile saptanmıştır. Yani davacının iddiası olan dava dışı İsmail’in fiil ehliyetinin olmadığı, davacı delilleri ile kanıtlanmamış hale gelmiştir. Aslında yargılamanın bu aşamada sona ermesi ve BAM’ın ilk derece mahkemesinin kararını onaması gerekirken, BAM, noterin 95 yaşındaki bir kişiye, doktor raporu almaksızın işlem yapmasının, noterin kusuru olduğuna ilişkin hukuki nedenleri değerlendirmeye başlamıştır.
Gerekçeli kararı bu açıdan değerlendirdiğimizde BAM’ın noterin sorumluluğuna ilişkin kararı oluştururken Noterlik Kanunu Yönetmeliği’nin yeteneğin tespiti başlıklı 91. maddesinde düzenlenen hükme yer verdiği ve bu hükümden yararlanarak dava dışı İsmail’in işlem tarihinde yaşının 93 olması nedeniyle doktor raporu alınmasının zorunlu olduğu sonucuna vardığı görülmektedir. Diğer bir anlatımla BAM, maddi vakıa olarak dava dışı İsmail’in yaşını hükme esas almıştır. Bunun dışında hükme esas alınan herhangi bir maddi vakıa yoktur. Bu maddi vakıayı yukarıda da belirttiğimiz gibi Noterlik Kanunu Yönetmeliği’nin 91. maddesine bağlamıştır. Özünde yönetmeliğin bu maddesi, MK’nın 405. maddesi ile kısmen de olsa, uyum içindedir. MK da yönetmelik de işlem yapan kişinin, somut olayımızda noterin, işlem yaptıranın, temyiz kudretinin varlığından şüphe ettiğinde vesayet makamına göndermekle zorunlu olduğu görülmektedir. Hiçbir yönetmelik yasaya aykırı olamayacağına göre uygulanması gerekli madde TMK m.405’tir. Söz konusu maddede yaşla ilgili herhangi bir kayıt yoktur. Yönetmelikte yaşa değinilmiş olması madde ile ilgili olarak örnekleme yapmaktan kaynaklanmaktadır.
Eğer BAM’da yapılan incelemede dosya yeterince incelenmiş olsa idi ve de Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası içinde ve Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesi dosyası içinde yer alan Adli Tıp Kurumu’nca verilmiş olan raporlar değerlendirilmiş olsaydı, dava dışı İsmail’in dava konusu vekaletnameyi çıkarırken hukuki ehliyetinin olduğu saptanırdı. Üstelik 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosya kapsamı, davacı vekilinin delilidir. Diğer bir anlatımla, davacı, uyuşmazlığa konu vekaletnamede vekil veren sıfatıyla hareket eden dava dışı İsmail’in hukuki ehliyetinin, vekaletnameyi verdiği tarihte, tam olduğunu kendi deliliyle kanıtlamış ve iddiasını ispat etmek yerine çürütmüştür.
Diğer bir anlatımla, noterin, dava dışı İsmail’in fiil ehliyetinin bulunduğu yolundaki değerlendirmesi daha doğrusu fiil ehliyetinin bulunmadığından şüphe etmemesi, söz konusu raporlar ışığında değerlendirildiğinde, noterin davranışının doğru olduğunu göstermektedir. TMK ya göre, ergin kişinin  fiil ehliyetinin bulunduğu, asıl olup fiil ehliyetinin bulunmaması istisna olduğuna ve işlem yapan noterin, şüphesini çeken bir davranış olmadığı takdirde, fiil ehliyetinin varlığını kabul ederek, işlem yapması, hukuka uygun bir davranış oluşturmaktadır.
Bir konuda tazminata hükmedebilmek için yapılan eylemin hukuka aykırı olması şarttır. Eylem hukuka uygun olduğu takdirde sorumluluktan söz etmek mümkün değildir. Somut olayımızda İsmail’in tam ehliyetli olması davacı delilleriyle kanıtlandığına göre ortada hukuka aykırı bir eylem yoktur, kendi iradesi ile gerçekleştirdiği bu işlemden ötürü bir zarar doğmayacağı için, tazminat doğması da söz konusu olamaz.
Eğer olayı işlemin yapıldığı tarihteki yaşı dikkate alarak değerlendirecek isek, tapu sicil müdürünü de sorumlu tutmak gerekecektir. Çünkü, tapu sicil müdürü işlem yaparken kendisine sunulan vekaletnamede ki kişinin 93 yaşında olduğunu ve vekaletname ekinde doktor raporunun olmadığını görmüştür. Yaş tek neden olup, hatta somut olayımızda Adli Tıp  raporundan da önemli olduğuna göre, tapu sicil müdürünün vekalet verenin doktora gönderilmesini talep etmesi gerekecektir. Tapu sicil müdürü bunu yapmadığına göre, sorumludur. Üstelik, sicil müdürünün sorumluluğu, noter ile BAM tarafından var olduğu kabul edilen zarar arasındaki illiyet bağını keser. İlliyet bağının olmaması, kusursuz sorumluluk da bile sorumluluğu/tazminat borcunu ortadan kaldırır.
TMK daki hükmü, yasadaki içeriğinin dışında yönetmelikle genişletmek, hukuk dilinde söz konusu yönetmeliğin yok hükmünde olduğunu gösterir. Bu nedenle yönetmeliğe göre hüküm oluşturmak yok hükmündeki bir norma dayanarak hüküm kurulması olacağı için, hükmün de yok hükmünde olmasına yol açacaktır.
Tüm bunların yanı sıra, fiil ehliyeti tam olan bir kişiyi sadece yaşından ötürü, uygulamada 65 yaşından büyük olduğu için, doktor raporu almaya göndermek, o kişiye hakaret etmek demektir.
Eğer, 65 yaşından büyüklerin fiil ehliyetinin olmadığını kabul edersek, bu kişilerin işlemiş olduğu suçlar açısından da aynı değerlendirmeyi yapmak zorunluluğumuz doğacaktır. Toplum olarak bunu kabule razı mıyız ? sorusuna da cevap aramamız gerekecektir.
Ayrıca Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi kararının istinafa konu davada delil olması özelliği söz konusu değildir çünkü;
-          Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yapılan yargılamada, istinaf incelemesine sunulan davanın davalısı taraf değildir. Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi’nde alınan karar özünde noterlik tarafından verilen vekaletnamenin iptali olduğuna göre HMUK m.308, 310 ve 314 HMK m.208/4 maddeleri gereğince yargılamaya noterin katılmasında zorunluluk vardır. Buna uyulmamış olması da söz konusu kararın davalı hakkında delil olma özelliğini kaldırır. Bu durumda HMK m. 64/1 ve m. 69/2 maddeleri gereğince davacının bu dosyayı  rücu alacağı niteliğinde görerek davacıya yüklemesi, yöneltmesi söz konusu olmamaktadır. Üstelik, istinaf başvurusunda bulunan davacı da, istinaf dilekçesi içeriğinde aynı konuya değinmiş ve kendilerinin katılmadığı Ankara 4 Asliye Hukuk Mahkemesi kararının,  delil olamayacağını söylemiştir. Davacı bu söylemi gerçekleştirirken, Ankara 4 Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasına davacının kendi delili olan Ankara 8 Ağır Mahkemesi dosyası kapsamında ulaşıldığını ve de bunun davalı tarafından HMK 145 maddesine uygun olarak sunulduğunu unutmaktadır.
-           
-          8. Ağır Ceza Mahkemesi dosyasından anlaşıldığı üzere Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi’ne rapor yazan doktor suçlu bulunmuş ve mahkumiyetine karar verilmiştir. Diğer bir anlatımla Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki karar kökten çökmüştür.

-          Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı, HMK m.375/1 kapsamında yargılamanın iadesi nedeni oluşturmaktadır. Buna rağmen bu hakkını kullanmayan ve taşınmazını geri almayan davacının TBK m.52 doğrultusunda zararın doğmasına engel olmadığı için tazminat istemesine ilişkin hakkı ortadan kalkmıştır.

Tüm bunların yanı sıra dava dışı İsmail’in akli melekelerinin işlem yapıldığı tarihte yerinde olduğunu gösteren iki ayrı somut olay da dosyamıza kazandırılmıştır. Bunlardan biri İsmail’in Cumhuriyet Savcılığı’na bizzat yapmış olduğu başvuru ile Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi’nde bizzat duruşmaya çıkarak takip ettiği dosyadır.
Ayrıca, dosya kapsamında yer alan Ankara 12 Sulh Mahkemesinin vesayet kararı da işlem tarihinden sonradır.
Yukarıda anlatılanlar değerlendirildiğinde, işlem yapılan tarihte dava dışı İsmail’in akli melekelerinin yerinde olduğu Adli Tıp Raporu, yargı kararları ve Çubuk Cumhuriyet Savcısı ve Çubuk Asliye Hukuk Mahkemesi hakimi tarafından kabul edilmiştir. Bir kez daha söylemekte hiçbir sakınca yoktur ki ortada hukuka aykırı bir eylem yoktur. Bu nedenle de bir tazminattan söz etmek mümkün değildir.

BAM ilk derece mahkemesinin kararı yerine, noterin sorumluluğuna ilişkin kararını oluştururken, noterlik kanunu yönetmeliğine dayandırarak, noterin yönetmelik gereği yaşı nedeniyle dava dışı İsmail’i doktora göndermeyerek, yönetmeliğe aykırı davrandığını yani özünde kusur sorumluluğuna yönelik bir karar oluşturmuştur.

Bu hukuki gerçek ortada iken BAM’ın 6 sayfaya ulaşan noterin kusursuz sorumluluğuna ilişkin olan değişik ilmi eserlerden yapmış olduğu alıntılara neden gerek duyduğunu anlamak ve kusursuz sorumluluk yönündeki değerlendirmesine katılmak da mümkün değildir. Öncelikle belirtmek gerekir ki bu davranış kararın kendi içinde çelişkili bir karar olmasına yol açmıştır. Çünkü Haluk Tandoğan’ın Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku adlı eserinin s.3-10 arasından yapılan alıntıda da kusursuz sorumluluğun istisna olduğunu kabul etmenin yanı sıra, diğer alıntılarda yer alan istisnaların dar uygulanmasına aykırı yorumlara yer vermiştir. Çünkü hukuk sistemimize göre sorumluluğun doğabilmesi için kural kusurun varlığı olup kusursuz sorumluluk hali istisna niteliğindedir. Bilindiği gibi istisnanın dar bir yoruma tabi tutulması gerekir ve keyfi olarak genişletilmesi mümkün değildir. Olayı bu açıdan değerlendirdiğimizde, noterin sorumluluğunu düzenleyen Noterlik Kanunu m. 162’de noterin kusursuz sorumlu olduğuna dair herhangi bir açıklama yoktur. Böylesi bir açıklamanın olmaması kusur sorumluluğunun karinesidir. Çünkü kusursuz sorumluluktan bahsedebilmemiz için ya BK genel hükümlerinde ya da Karayolları Kanunu gibi bazı özel kanunlarda olduğu gibi kusursuz sorumluluğun açıkça hükme bağlanması gerekmektedir. Halbuki Noterlik Kanunu m. 162’de böylesi bir hüküm yoktur. Bu nedenle istisnanın dar yorumlanması kuralı doğrultusunda noterin kusursuz sorumluluğundan bahsetmek mümkün değildir. 

27 Nisan 2017 Perşembe

DELİL BİLDİRMEDE VE DEĞERLENDİRMEDE AVUKATIN ROLÜ


Av. Ender Dedeağaç

Bir uyuşmazlığın çözümünde, delillerin seçimi, karşı tarafın delillerinin ve kendi delillerinizin değerlendirilmesi önemli rol oynamaktadır.
Taraf dilekçelerini incelerken, tarafların temel görevinin maddi vakıaları sunmak olduğunu belirtmiştik. Sunulan bu maddi vakıalar delillerle desteklenmediği takdirde, inandırıcı olmaktan uzak, hikaye niteliğinde anlatımlar haline dönüşür. Elbette, seçilen maddi vakıalar ile uygulanması istenilen hukuk kurumunun ve uygulanması istenilen yaptırım içeren hukuk normunun bağı inkar edilemez. Ancak, hukuk kurumunun ve hukuk normunun doğru saptanmış olması ve buna ilişkin maddi vakıaların da dilekçede sunulmuş olması, yeterli değildir. Dilekçe bu hali ile sizin hikayeniz olarak kabul edilecektir.
Bilindiği gibi, yargılamada ki amaçların başında, uyuşmazlığın çözümünde talep edilen sonuca ulaşmak gelmektedir. Bunun sağlanabilmesi için ise uyuşmazlığın çözümünde etkili olacak maddi vakıaların kanıtlanması gerekmektedir. Her ne kadar özel hukuk yargılamasında şekli gerçekliğin hakim olduğu söylenmekte ise de, Anayasamızın 138. maddesine baktığımızda, Anayasanın hiç bir ayrım gözetmeksizin, tüm hakimlerin “vicdani kanaatlerinin” kararlara yansımasının hükme bağladığı görülmektedir. Anayasanın bu hükmü karşısında, şekli gerçeğin yanı sıra, hakimin vicdani kanaatinin de oluşmasına özen göstermemiz gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Uygulamada hakimin, delillere doğrudan ulaşmasına ilişkin hükümler bunu sağlamak için yasalaştırılmıştır. Örneklemek gerekirse, tanığın hakim huzurunda dinlenmesi ile tanığın hangi oranda gerçekleri anlattığının hakim tarafından saptanabilir olmasına olanak verilmesi sağlanmak istenmiştir.
“En genel çerçevede delilden maksat, ispat faaliyetinde kullanılacak olan tüm ispat araçlarıdır. İddianın ve savunmanın temelinin teşkil eden, davanın halli bakımından önem arz eden ve çekişmeli bir nitelik taşıyan maddi vakıaların doğruluğu yada gerçekliği hususunda, mahkemenin inandırılmasında kullanılabilecek olan ispat araçları, delil olarak adlandırılır.” (Süha Tanrıverdi Medeni Usul Hukuku sayfa 798).
Yukarıda ki tanımda belirtildiği gibi delil “davanın halli bakımından önem arz eden ve çekişmeli bir nitelik taşıyan maddi vakıalar için” gösterilir. Bu tanım HMK 187/1 maddesinde yasa hükmü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kanımca yasanın bu hükmü, yargılamada ki bazı gerçekleri dikkate almadan oluşturulmuştur. Bilindiği gibi, deliller, taraf dilekçelerinde belirtilmek zorundadır. Hatta kişisel kanımıza göre, davacı, dava dilekçesinde yer alan bir maddi vakıa için cevaba cevap dilekçesinde delil gösterememelidir. Aynı şekilde, davalı da cevap dilekçesinde yer alan bir maddi vakıa için ikinci cevap dilekçesinde delil gösterememelidir. Çünkü, 119 ve 129 maddeleri, dava ve cevap dilekçelerinde yer alan maddi vakıaların, söz konusu dilekçede hangi delil ile ispatlanacağının da belirtilmesini emretmektedir. Cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesini hükme bağlayan HMK 136/2 maddesine göre, bu dilekçelerde de, dava ve cevap dilekçelerine ilişkin hükümler uygulanacağına göre, bu dilekçelerde ancak, dilekçe içeriğinde yer alan maddi vakıa ile ilgili delilin yer alması gerekmektedir. Yaptığımız bu açıklama, HMK 194/1 ve 194/2 hükmü ile bağdaşmaktadır. Somutlaştırma kuralı olarak HMK da yer alan madde kapsamında yer alan kurala göre, taraf hangi maddi vakıaya dilekçesinde yer vermiş ise, bu maddi vakıa için hem delil göstermek hem de göstermiş olduğu delili o maddi vakıa ile ilişkilendirmek zorundadır. HMK 119,129 ve 194 maddelerinde yer alan hükümleri birlikte değerlendirdiğimizde, yukarıda belirttiğimiz kanımızın yani delilin sadece, ilgili dilekçede ki maddi vakıa için sunulması gerektiğinin doğruluğunu anlamaktayız.
Olayı biraz daha yakından değerlendirmek için, HMUK dönemindeki yasa maddelerini ve uygulamayı gözden geçirmekte yarar bulunmaktadır. HMUK döneminde de delillerin dava dilekçesinde belirtilmesi hükmünün aynen bulunduğunu görürüz. HMUK 179 ve 200 ile 201 maddelerine baktığımızda, bu maddelerinde, dilekçede yer alan maddi vakıaya ilişkin delilin bildirilmesi gerektiğini hüküm altına aldığını görmekteyiz. Ancak uygulama bu hükme rağmen, “ ne kadar hakim varsa o kadar usul vardır” ilkesi doğrultusunda gerçekleşmiştir. Kanımızca, HMUK 217/2 maddesinde delillerin bildirilmesi için yer alan hükümden ötürü, delil bildirme çoğunlukla ilk duruşmada, hakim tarafından verilen süre içinde tamamlanmak daydı. Üstelik bu süre çoğunlukla, duruşmadan bir hafta öncesine kadar gibi, son derece geniş bir zaman dilimini kapsamaktaydı. Ayrıca hakim, HMUK 217/2 maddesinde, yer alan, “hakim davanın ispatı için delil ikamesi lazım ise” hükmüne ve  bazı Yargıtay kararlarında hükme bağlanmış olmasına rağmen, ispat ve delil yükünü belirlemeksizin ve bunları taraflara bildirmeksizin, tarafların delil sunmaları yönünde ara karar oluşturmaktaydı. O günlerin sık sık duyulan ara kararlarından birisi “delillerin hasredilmesi için taraflara süre verilmesi” kararıydı.
Bu gün HMK da yer alan hükümler nedeniyle bu uygulamaya devam etmeye imkan bulunmamaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, deliller,  ancak maddi vakıanın yer aldığı taraf dilekçesinde ve somutlaştırma kuralı ile uyumlu olarak yer almak zorundadır. Bunun dışında delil bildirmek ancak HMK 145/1 maddesi hükmü doğrultusunda hakime yönlendirilecek talep ve onun kararıyla mümkün olabilmektedir. Elbette taraf dilekçelerinden her hangi birinin ıslahı ile delil bildirme hakkı doğacaktır. Ancak bu hakkı da ıslah sınırları ile bağlantılı olarak gerçekleştirmek zorundayız.
Hakimin HMK 31 maddesine dayanarak talep edeceği delil bizim inisiyatifimiz dışında delil sunma olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, hakimin bu hakkını kullanması daha doğrusu ödevini yerine getirmesi gerektiğine inanıyorsak, hakime bu hakkını kullanmak için uyarı yapmak mümkündür. Ancak, hakimin bu görevini yerine getirmemiş olması halinde, kanunun, bize bölge adliye mahkemesine yada Yargıtay’a başvurma şansı verip vermediği konusunda bir açıklama yapacak bilgiye sahip olmadığımı da söylemek isterim.
Buraya kadar yapılan açıklamayı özetlersek, taraflar delillerini dilekçelerinde yer alan uyuşmazlığı çözebilecek olan, maddi vakıalarla bağlantılı olarak sunmak zorundadır, demek zorunda kalırız. (Süha sayfa 808)
Her ne kadar, delile ilişkin tarifte, delilin taraflar arasındaki çelişkili konulara ilişkin olarak sunulması gerektiği belirtilmiş ise de, bunu özellikle dava dilekçesinde ve diğer taraf dilekçelerinde gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu nedenle, kişisel kanımıza göre, dilekçelerimizde yer alan uyuşmazlığın çözümünde yararlanacağımız tüm maddi vakıalar için, çekişmeli konuların belirlenmesini beklemeksizin, delil bildirmemiz gerekecektir. Kanımıza göre, taraflar arasındaki çekişmeli vakıaların saptanması ancak, ön inceleme aşamasında gerçekleştirilebilecek bir eylemdir. İşte bu aşamada delillerin bildirilmesi değil, ortaya çıkan ve uyuşmazlığın çözümünde etken olacak, maddi vakıalara göre, bildirilen deliller arasından gerekenlerin dosyaya kazandırılması, hakimin gerekçe içeren ara kararına dayalı olarak gerçekleşmelidir. HMUK dönemine ilişkin bir görüşe göre, hakimin, tahkikat aşamasından önce delillerin hasredilmesine karar vermesinin doğru olacağı beyan edilmektedir (Baki Kuru Hukuk Usulü Muhakemeleri 6 bası sayfa 2026) . Kanımızca ve bazı Yargıtay kararlarına göre, ispat ve delil yükü HMK döneminde de ön inceleme aşamasında çözümlenmelidir.
Ancak bu aşamada, istinaf mahkemelerine HMK 353/6 maddesi ile tanınan, ilk derece mahkemesinde gerçekleşen yargılama aşamasında, taraflarca sunulmuş olmasına rağmen dosyaya kazandırılmamış delilin, dosyaya kazandırılmasına ilişkin hükmü unutmamak gerekmektedir. Bu nedenle, tahkikat aşamasının sonunda HMK 184 maddesi hükmü gereğince tanınan beyan hakkı kullanılırken bu hususa yani uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek, zamanında bildirilmiş bir caiz delilin dosyaya kazandırılmadığını beyan etmek zorunda olduğumuzu unutmamamız gerekmektedir. Bu eylem avukat olarak bize düşen bir eylemdir. Böylece, hakimi gerekçeli kararında açıklama yapmaya zorlamış olacağımız gibi, istinaf incelemesinde, delilin değerlendirmeye alınmasına olanak sağlamış olabiliriz.
HMK nın getirmiş olduğu, delillerin taraf dilekçeleri ile birlikte verilmesine ilişkin kural nedeniyle, HMUK dönemine ait, delillerin hasredilmesi aşamasına kadar delil bildirme olanağı ortadan kalkmıştır. Çünkü, HMUK 217 maddede yer alan   hükümlere HMK da yer verilememiştir.
 Her ne kadar, HMK nın kabulünden bu yana ön inceleme duruşmasının nasıl yapılması gerektiği konusunda, hakimler ve avukatlar olarak somut bir çözüm getirilmemiş ise ve tüm duruşmalarda olduğu gibi, hakimlerin biz avukatları yada tarafları dinlemeye yetecek kadar vakitleri yoksa da, uyuşmazlığın çözümüne ilişkin pek çok sorunun bu aşamada çözüme kavuşturulmasının yasanın emri olduğu unutmamalıdırlar bizde unutturmamalıyız. Bu gerçekten yola çıkarak, ön inceleme duruşması öncesi yasada yer almayan ancak verilmesi bu günün koşullarında zorunlu olan bir dilekçe vermek gerektiğine inanmaktayım. Yasaya uygun davranabilmek için bu dilekçenin konusuna “ ön inceleme duruşmasında şifahi olarak sunacağım beyanlarımın HMK 154/2 maddesinden yararlanarak ön inceleme duruşmasından önce sunulmasıdır” şeklinde bir beyan yazmayı önermekteyim. Böylece, hem duruşmada oluşacak ani durumlara karşı, uyuşmazlık hakkında, beyanda bulunma alışkanlığına sahip olmayan biz avukatların hem de aynı şekilde duruşmada oluşan durumlardan ötürü karar vermeye alışık olmayan hakimlerin rahat nefes almasına olanak sağlarız. Elbette yasada yer almayan bir dilekçeyi sunmak olarak gerçekleşen eylemimiz, tarafların ve hakimin, yasanın izin verdiği aşamalardan sonraki aşamalarda,  dilekçe sunulmasının mümkün olmadığının ve  uyuşmazlığın duruşmada çözümleneceği ilkesinin benimsenmesi ile unutulması gereken bir yöntemdir.
Ön inceleme duruşmasından önce yapacağımız böylesi bir beyanla, taraf dilekçelerinin verilme aşaması tamamlandığı ve ;
  • Dava şartları açısından
  • İlk itirazlar açısından
  • Uyuşmazlık konusu olay için uygulanması gereken hukuk kurumu ve bu kurumun talep ile bağlantısını kuran hukuk kuralı ve bunu oluşturan maddi vakıalar açısından
  • Maddi vakıalara ile delillerin somutlaştırılıp somutlaştırılmadığı açısından
  • Taraflar arasında çekişmeli olan ve olmayan vakıalar açısından
  • Herkesçe bilinen vakıalar açısından
Gereken açıklamaları yapabilecek hale geleceğimiz için, yargılamanın pasif süjesi olan hakimin aktif hale gelmesi önlenmiş ve bir anlamda avukatlık mesleğinin gereği yapılmış olur.
Delil bildirmek kadar karşı tarafın bildirdiği delilleri değerlendirmek de önemlidir. Daha önce söylediğimiz gibi, karşı tarafın sunduğu maddi vakıaların uyuşmazlığın çözümünde etkili olup olmadığı ve bunlara ilişkin delillerin somutlaştırma kuralına uygun olarak sunulup sunulmadığı kadar sunulan delilin caiz delil olup olmadığı da önemlidir. Caiz delil sözcüğü yerine HMUK döneminde var olan “kabul edilebilir delil” sözcüğünü kullanmayı tercih etmekteyim.
Kabul edilebilir delil incelemesini de iki ayrı bölümde değerlendirmenin gerektiğine inanmaktayım. Bunlardan birincisi, maddi vakıanın yasanın şart koştuğu delille ispat edilip edilmediğinin irdelenmesi, diğeri ise söz konusu delilin hukuka uygun olarak elde edilip edilmediğinin irdelenmesidir. Örneklemek gerekirse, tanık dinlenme sınırlarını aşan ve tanık dinlenilmesi için aranılan diğer koşullara sahip olmayan bir maddi vakıayı tanıkla ispat etmek istemek yada boşanma davasında karşı taraf olan eşin gizlice kaydettiği ve Yargıtay kararlarında tanınan istisnanın dışında kalan sez ve görüntü kayıtlarını delil olarak sunması gösterilebilinir.
Eğer, cevaba cevap yada ikinci cevap aşaması tamamlanmamış ise, delilin caiz delil olup olmadığı, bu dilekçeler kapsamında değerlendirilmelidir. Eğer bu aşamalar geçilmiş ise, tahkikat aşamasının sonunda taraflara tanınan delil değerlendirme hakkını beklemeksizin, ön inceleme öncesi yapacağımız değerlendirme ile bu konulara çözüm getirmek mümkündür. Böylece yargılamanın süresinin kısalmasına olanak tanırız.
Gerek HMUK gerekse HMK döneminde, hakime görev olarak verilen ancak bir türlü hayata geçmeyen, ispat ve delil yükünü belirlemek ve ara kararla taraflara duyurmak yükümlülüğü bizlerin yapacağı bu tür çalışmalarla gerçekleşebilir. Örnek bir karar olarak YHGK 10.03.2010 gün 2010/4-125 E 2010 / 144 K sayılı kararı gösterilebilinir.
HMK da yargılamaya hakim olan ilkeler olarak düzenlenen ilkelerden birisi de HMK 25 maddesinde hükme bağlanmış olan “taraflarca getirilme ilkesidir”. Bu ilkenin geçerli olduğu davalarda, delillerin, davanın taraflarınca gösterilmesi ve dosyaya kazandırılması gerekir. Bu davalarda hakimin kendiliğinden delil toplaması mümkün değildir. Taraflarca getirilme ilkesinin dışında kalan resen araştırma ilkesinin uygulanacağı davalarda ise hakim kendiliğinden delil toplayabilmektedir (Süha Tanrıverdi sayfa 806). Bu konuda YHGK 20.04.2016 gün ve 2014/2-695 E 2016 / 522 K kararında yer alan gerekçeye ve hükme katılmadığımızı, karşı oy yazısının HMK ya daha uygun bir yorum içerdiğine inandığımızı da bildirmek isteriz. Bu Konya ilişkin olarak 19.09.2016 gün ve Delil Sunma Vaktini Düzenleyen YHGK başlıklı bir yazımız bu bloğda yer almaktadır.
Hangi tarafın delil sunmakla yükümlü olduğunun cevabını HMK 190/1 maddesinde ve TMK 6 maddesinde buluruz. Her iki yasa maddesi de, ispat yükünü, söz konusu maddi vakıadan kendisi yararına hukuki bir yarar sağlayan tarafa ait olduğunu hükme bağlamaktadır. Bu hükümleri HMK da yer alan diğer hükümlerle birlikte değerlendirdiğimizde;
  • Delil ancak mahkemeye sunulan bir maddi vakıa için gösterilebilmektedir.
  • Söz konusu maddi vakıa, bu uyuşmazlıkta çözüm sağlayacak nitelikte olmalıdır.
  • Aynı zamanda, taraflar arasında çekişmeli bir vakıanın aydınlanmasını sağlamalıdır.
  • Yasanın öngördüğü sürede ve usulde sunulmalıdır.
  • Caiz delil olarak kabulü mümkün olmalıdır.
Her ne kadar davanın açılışı davacı tarafından gerçekleştirildiği için, ispat yükünün davacıda olduğu fikri hakim fikir olarak karşımıza çıkmakta ise de, bu fikir tam anlamı ile doğru değildir. Çünkü, davacının ileri sürmüş olduğu maddi vakıaların sona erdiğini, dava dilekçesinde yer almamakla birlikte uyuşmazlığın çözümünde yeni maddi vakıalar ileri süren davalı da ispat yükü ile yükümlü olarak delil sunma görevini üstlenmiştir. Ancak, ispat ve delil yükünün bir sarkaç gibi, yer değiştirmesi gerektiğini belirten bu açıklama dikkate alınırken, hakim tarafından, ispat ve delil yükü açısından önceliklerin doğru belirlenmesi gerekir. Davacıya hukuki yarar sağlayacak olan maddi vakıanın davacı tarafından kanıtlanmamış olması halinde, davalının göstermiş olduğu maddi vakıaların ve buna ilişkin ispat ve delil yükünün değerlendirilmesine gerek olmadığını düşünmekteyiz. Delillerin aynı celsede değerlendirilmesi gerektiğini hükme bağlayan HMK 197/1 maddesi hükmünü doğru değerlendirmek gerektiğine inanmaktayız. Söz konusu madde her iki tarafın delillerin aynı günde incelenmesi gerektiğini hükme bağlamıştır. Yoksa, davacının kanıtlaması gereken bir hususun davalı delilleri ile kanıtlanmasına olanak vermemiştir. Kanımızca, bu görüşümüz HMK 191/1 maddesinde yer alan karşı delil sunmanın ispat yükünü üstlenmek anlamına gelmeyeceğine ilişkin hüküm ile desteklemektedir. HMUK dönemine ilişkin olarak yapılan bir değerlendirmede de aynı ilke benimsenmiştir (Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 6 bası sayfa 2027).
Sunduğumuz ve karşı tarafın sunduğu delilleri değerlendirirken, HMK da kanuni delil sisteminin benimsenmiş olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Bu sistemin temel özelliği senetle ispat kuralını benimsemiş olmasıdır. Her ne kadar HMUK dönemine ait senetle ispat kuralı HMK da belge ile ispat olarak değişikliğe uğramış ise de, kanuni delil ilkesi devam etmektedir.
Ön inceleme aşamasına, usulen yapılması gereken bir işlem gibi bakmak, bize davanın uzamasına hatta aleyhimize sonuçlanmasına neden olacaktır. O nedenle, gerek ön inceleme öncesi vereceğimiz beyan dilekçesi ile gerekse ön inceleme duruşmasına aktif olarak yapacağımız katkı ile davayı daha kısa sürede ve lehimize sonuçlandırmak mümkün olacaktır.
İspat ve delil yükünü belirlemek nasıl hakimin görevi ise delilleri serbestçe değerlendirmek ve bu değerlendirmeyi yapabilmek için, uyuşmazlığa uygulanacak kuralı belirlemekte hakimin görevidir.
Yargılamanın her aşamasında özellikle ön inceleme aşamasında, hâkim, tarafların adil yargılamanın bir unsuru olan ve HMK 27/2.a maddesinde yer alan hukuki dinlenilme hakkının ikiz kardeşi olan bilgi edinme hakkına uygun davranmak zorunda olduğunu unutmamalı ve ara kararlarını gerekçeli olarak oluşturmanın yanı sıra, ara kararlarını oluştururken HMK 27/2.c maddesi doğrultusunda taraf açıklamalarını dikkate alması gerekir. Diğer bir anlatımla, hakim, yargılamayı taraflar için kendi kurguladığı bir bilmece olarak görmemeli, tarafların aktif olarak yargılamaya katılmasına olanak vermelidir. Avukat olarak bizlerin bu yolun açılmasını sağlamak için gayret göstermemiz gerektiği inkar edilmez bir gerçektir.
Özet olarak, avukat olarak bizler delilleri dilekçelerimizde yer alan maddi vakıalarla birlikte ve somutlaştırma kuralına uygun olarak sunmak zorunda olduğumuz unutmamalıyız. Aynı zamanda karşı tarafında bu kurala uygun delil bildirmesi gerektiğini her zaman kontrol etmeli ve gerektiğinde haklarımız kullanmalıyız.
Tüm bunların yanı sıra, delil değerlendirmeye ilişkin olan HMK 185. maddesini “eski beyanlarımı tekrar ederim”, “ben yetki belgesi ile girmekteyim” gibi bir avukata yakışmayan beyanlarla geçiştirmekten vazgeçmeliyiz. Bu aşamada, toplanmayan delilleri belirtmeli, toplanan delillerin zamanında sunulan delil olup olmadığını ve caiz delil olarak kabul edilip edilmeyeceğini beyan etmeliyiz. Üstelik bu beyanlarımızın tutanağa geçirilmesinde ısrarcı olmalıyız. Unutmamak gerekir ki yargılanan hakim değil taraftır. Hak kaybı taraf için söz konusu olmaktadır. Kararın bozulması hakim için not kaybına yada prestij kaybına neden olmakta ise de tarafın kaybı ile ölçülmesi mümkün değildir. Örneğin, yaşanmış olayda, ispat ve delil yükünü yanlış değerlendirerek, cevap dilekçesinde yer alan ikrarı kabul etmeyen, ikrar yerine davanın kabulünü arayan mahkeme heyeti kararının bozulması yeniden hüküm kurulması aşamasında davalı şirketin kaybolmasını ve davalı şirketi oluşturan gerçek kişinin yeni şirketler yolu ile hayatına devam etmesini önleyememiş. Davacının maddi kaybının giderilmesi için, perdenin aralanması yolu ile hakkını aramak için yeni ve umutsuz bir uğraşa girmesine neden olmuştur. Heyetin yapmış olduğu bu hata “beşeri hata” olarak değerlendirilmemeli gereken yaptırımlar uygulanmalıdır.


12 Şubat 2017 Pazar

MAKUL SÜREDE YARGILAMA _ DEVAM EDEN DAVALAR İÇİN






TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR


SERDAR AYDIN VE EŞREF AYDIN BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2014/16934)

Karar Tarihi: 22/6/2015


İKİNCİ BÖLÜM
KARAR

Başkan
 :
 Alparslan ALTAN
Üyeler
 :
 Serdar ÖZGÜLDÜR


 Celal Mümtaz AKINCI


 Muammer TOPAL


 M. Emin KUZ
Raportör Yrd.
 :
 Derya ATAKUL
Başvurucular
 :
 Serdar AYDIN


 Eşref AYDIN  
Vekilleri
 :
 Av. Kutsal HADİOĞLU

I.      BAŞVURUNUN KONUSU
1.         Başvurucular,  "uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçunu işledikleri iddiasıyla yargılandıkları davanın halen devam ettiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşler ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.
II.    BAŞVURU SÜRECİ
2.         Başvuru, 21/10/2014 tarihinde İstanbul 23. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir.
3.         İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 30/12/2014 tarihinde, başvurunun, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiası yönünden kabul edilebilir olduğuna ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.
4.         Başvurucu Serdar Aydın tarafından yapılan 2014/16934 numaralı bireysel başvuru dosyası ile başvurucu Eşref Aydın tarafından yapılan 2014/16936 numaralı bireysel başvuru dosyası, aralarındaki hukuki ve fiili irtibat nedeniyle birleştirilmiş, incelemeye 2014/16934 numaralı bireysel başvuru dosyası üzerinden devam edilmiştir.
5.         Bölüm Başkanı tarafından 13/3/2015 tarihinde, başvurunun esas incelemesinin yapılmasına karar verilmiştir.
6.         Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 19/3/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir.
III.  OLAY VE OLGULAR
A.     Olaylar
7.         Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:
8.         Başvurucular, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca (CMK. 250. maddesi ile yetkili) yürütülen soruşturma kapsamında 28/8/2009 tarihinde gözaltına alınmışlardır.
9.         İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK. 250. maddesi ile görevli), 1/9/2009 tarihli ve 2009/100 Değişik İş sayılı kararıyla başvurucuların tutuklanmalarına karar verilmiştir. 
10.     Başvurucular ve diğer şüpheli hakkında, 9/9/2009 tarihli ve E.2009/904 sayılı iddianame ile "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve örgüt faaliyeti çerçevesinde uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açılmış, dava İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK. 250. maddesi ile görevli) E.2009/209 sayılı dosyasına kaydedilmiştir.
11.     İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 13/5/2010 tarihli duruşmada başvurucu Eşref Aydın'ın tahliyesine karar vermiştir.
12.     Mahkemece, 14/6/2012 tarihli ve E.2009/209, K.2012/107 sayılı karar ile başvurucuların "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak" suçundan beraatlerine, başvurucu Serdar Aydın'ın "uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçundan 10 yıl hapis ve 30.000,00 TL adli para, başvurucu Eşref Aydın'ın "uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçundan 7 yıl 6 ay hapis ve 7.500,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve başvurucu Serdar Aydın'ın tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir.
13.     Temyiz üzerine, Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 16/5/2013 tarihli ve E.2012/22763, K.2013/4431 sayılı ilâmı ile hüküm bozulmuştur.
14.     Bozma ilâmına uyularak yapılan yargılama sonunda İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 23/7/2013 tarihli ve E.2013/95, K.2013/160 sayılı kararı ile "uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçundan başvurucu Serdar Aydın'ın 10 yıl hapis ve 30.000,00 TL adli para, başvurucu Eşref Aydın'ın 7 yıl 6 ay hapis ve 7.500,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve başvurucu Serdar Aydın'ın tahliyesine karar vermiştir.
15.     Karar, başvurucular tarafından temyiz edilmiş olup temyiz incelemesi devam etmektedir.
16.     Başvurucular, 21/10/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır.
B.     İlgili Hukuk
17.     26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 188. maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkraları.
IV.   İNCELEME VE GEREKÇE
18.     Mahkemenin 22/6/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucuların 21/10/2014 tarih ve 2014/16934 numaralı bireysel başvuruları incelenip gereği düşünüldü:
A.   Başvurucuların İddiaları
19.     Başvurucular, "uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçunu işledikleri iddiasıyla 28/8/2009 tarihinde gözaltına alınarak 1/9/2009 tarihinde tutuklandıklarını, yargılama esnasında tahliye edildiklerini ancak haklarında açılan kamu davasının halen devam ettiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
B.   Değerlendirme
1.    Esas Yönünden
20.     Başvurucular, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca haklarında açılan kamu davasının halen devam ettiğini ve yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmadığını belirterek, adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
21.     Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), Sözleşme metni ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lâfzî içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141. maddesinin de Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38–39).
22.     Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 41–45).
23.     Anayasa’nın 36. ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca kişilere, cezai alanda yöneltilen suçlamaların da (suç isnadı) makul sürede karara bağlanmasını isteme hakkı tanınmıştır. İsnat olunan fiil, ceza kanunlarında suç olarak nitelendirilmiş ve yargılama aşamasında ceza hukukunun kuralları uygulanmış ise ayrıca bir uygulanabilirlik incelemesi yapılmaksızın kendiliğinden adil yargılanma hakkının kapsamına girer (B. No: 2013/625, 9/1/2014, § 31). Başvuru konusu olayda, başvurucular hakkında, "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve örgüt faaliyeti çerçevesinde uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçlarını işledikleri iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Başvurucular hakkında isnat olunan suçlar 5237 sayılı Kanun’un 188. maddesinin (3), (4) ve (5) numaralı fıkraları ile 220. maddesinin (2) numaralı fıkrasında hapis ve adli para cezasını gerektirir şekilde tanımlanmıştır. Bu çerçevede başvurucular hakkındaki suç isnadına dayalı yargılamanın Anayasa’nın 36. maddesinin güvence kapsamına girdiği konusunda kuşku bulunmamaktadır (B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 32).
24.     Ceza muhakemesinde yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken sürenin başlangıcı, bir kişiye suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından bildirilmesi veya isnattan ilk olarak etkilendiği arama ve gözaltı gibi bir takım tedbirlerin uygulanması anı ya da kamu davasının açıldığı tarihtir. Somut başvuru açısından bu tarih, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucuların gözaltına alındığı 28/8/2009 tarihidir. Ceza yargılamasında sürenin sona erdiği tarih, suç isnadının nihai olarak karara bağlandığı, yargılaması devam eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul süre şikâyetiyle ilgili kararını verdiği tarihtir (B. No: 2013/695, 9/1/2014, § 35).
25.     Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında 28/8/2009 tarihinde gözaltına alınarak 1/9/2009 tarihinde tutuklanan başvurucular ile diğer şüpheli hakkında, Başsavcılığın 9/9/2009 tarihli iddianamesi ile "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve örgüt faaliyeti çerçevesinde uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçlarını işledikleri iddiasıyla kamu davası açıldığı, davanın İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2009/209 sayılı dosyasına kaydedildiği tespit edilmiştir. Mahkemece, 13/5/2010 tarihli duruşmada başvurucu Eşref Aydın'ın serbest bırakıldığı, 14/6/2012 tarihli karar ile başvurucuların "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak" suçundan beraatlerine, "uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçundan mahkûmiyetlerine ve başvurucu Serdar Aydın'ın tutukluluk halinin devamına karar verildiği belirlenmiştir. Temyiz üzerine, Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 16/5/2013 tarihli ilâmı ile hükmün bozulduğu, bozma ilâmına uyularak yapılan yargılama sonunda İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince, 23/7/2013 tarihli karar ile "uyuşturucu madde ticareti yapmak" suçundan başvurucu Serdar Aydın'ın 10 yıl hapis ve 30.000,00 TL adli para, başvurucu Eşref Aydın'ın 7 yıl 6 ay hapis ve 7.500,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve başvurucu Serdar Aydın'ın tahliyesine karar verildiği, başvurucular tarafından temyiz edilen hükmün temyiz incelemesinin halen devam ettiği anlaşılmıştır.
26.     4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun öngördüğü yargılama usullerine tabi mahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi tarafından makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde kararlar verilmiştir (B. No: 2012/625, 9/1/2014, §§ 23-41; B. No: 2013/695, 9/1/2014, §§ 24-40).
27.     Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde, başvuruya konu ceza davası; hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi kriterler dikkate alındığında karmaşık olmaktan uzaktır. Başvurucuların tutum ve davranışlarıyla ve usuli haklarını kullanırken özensiz davranmalarıyla yargılamanın uzamasına önemli ölçüde sebep oldukları da söylenemez. Anılan davaya bütün olarak bakıldığında, somut başvuru açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve söz konusu yaklaşık altı yıldır devam eden yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.
28.     Açıklanan nedenlerle, başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
3.    6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden
29.     Başvurucular, yargılama makul sürede sonuçlandırılmadığı için ayrı ayrı 50.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmişlerdir.
30.     6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
       “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
31.     Başvurucuların tarafı oldukları uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık altı yıldır devam eden yargılama süresi nazara alındığında, yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvuruculara ayrı ayrı net 4.150,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
32.     Başvurucular tarafından ayrı ayrı yapılan 206,10 TL harçtan oluşan yargılama giderinin ayrı ayrı başvuruculara ödenmesine, 1.500,00 TL vekâlet ücretinin başvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.
33.     Başvuruya konu yargılamanın yaklaşık altı yıldır devam ettiği ve bu hususun makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği gözetilerek, anayasal bir hakkın ihlal edildiği açık olan bir yargılama dosyasında, hukuka, adalete ve mahkemeye güven ilkesinin gördüğü zararın devam etmesinin önlenmesi amacıyla, yargılamanın mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırılmasını teminen, kararın bir örneğinin ilgili Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
V.       HÜKÜM 
Açıklanan gerekçelerle; 
A. Başvurucuların;
       1. Yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmadığı yönündeki iddialarının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
       2.  Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma haklarının İHLAL EDİLDİĞİNE,
B.Başvuruculara ayrı ayrı net 4.150,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,başvurucuların tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,
C. Başvurucular tarafından ayrı ayrı yapılan 206,10 TL harçtan oluşan yargılama giderinin ayrı ayrı BAŞVURUCULARA ÖDENMESİNE ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinin ise BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
D.Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,
E.    Kararın bir örneğinin Yargıtaya gönderilmesine,  
22/6/2015 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan
Alparslan ALTAN
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Celal Mümtaz AKINCI






Üye
Muammer TOPAL
Üye
M. Emin KUZ


  




TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR


AHMET YURT BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2014/11663)

Karar Tarihi: 22/6/2015
 
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR

Başkan
 :
 Burhan ÜSTÜN
Üyeler
 :
 Hicabi DURSUN


 Erdal TERCAN
                        

 Hasan Tahsin GÖKCAN


 Kadir ÖZKAYA
Raportör Yrd.
 :
 Gizem Ceren DEMİR KOŞAR
Başvurucu
 :
 Ahmet YURT
Vekili
 :
 Av. Fikret AYDOĞDU

I.          BAŞVURUNUN KONUSU
1.         Başvurucu, hizmet sürelerinin tespiti istemiyle 16/4/2009 tarihinde açtığı davanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalin tespiti ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
II.       BAŞVURU SÜRECİ
2.         Başvuru, 15/7/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumunun bulunmadığı tespit edilmiştir.
3.         Birinci Bölüm İkinci Komisyonunca 30/9/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.
4.         Bölüm Başkanı tarafından 28/1/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
5.         Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 26/2/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir.
III.    OLAY VE OLGULAR
A.       Olaylar
6.         Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:
7.         Başvurucu, 16/4/2009 tarihinde hizmet sürelerinin tespiti istemiyle dava açmıştır.
8.         Afyonkarahisar İş Mahkemesinin E.2009/155 sayılı dosyasına kaydedilen dava, 16/6/2010 tarihinde, aynı Mahkemenin E.2009/154 sayılı dosyasında görülen işçi alacaklarına ilişkin dava dosyası ile birleştirilmiş ve yargılamaya E.2009/154 sayılı dosya üzerinden devam edilmiş, 10/4/2012 tarihinde ise anılan dosyadan tefrik edilerek aynı Mahkemenin E.2012/230 sayılı dava dosyasına kaydedilmiştir.
9.         Mahkeme, 13/6/2012 tarihli ve E.2012/230, K.2012/504 sayılı kararı ile davanın reddine karar vermiştir.
10.     Başvurucunun temyiz istemi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 26/12/2013 tarihli ve E.2012/17543, K.2013/24928 sayılı ilâmı ile eksik inceleme ve araştırma sonucu hüküm kurulduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur.
11.     Bozma sonrasında yargılamaya, aynı Mahkemenin E.2014/30 sayılı dava dosyasında devam edilmektedir.
12.     Başvurucu, 15/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
B.       İlgili Hukuk
13.     12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 30. maddesi ve 447. maddesinin (1) numaralı fıkrası, 30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesinin birinci fıkrası, 7. maddesinin birinci fıkrası ve 15. maddesi (bkz. B. No: 2013/6792, 18/6/2014, §§ 16–20).
IV.    İNCELEME VE GEREKÇE
14.     Mahkemenin 22/6/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 15/7/2014 tarihli ve 2014/11663 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:
A.       Başvurucunun İddiaları
15.     Başvurucu, hizmet sürelerinin tespiti istemiyle 16/4/2009 tarihinde açtığı davanın makul sürede sonuçlanmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
B.       Değerlendirme
1.    Kabul Edilebilirlik Yönünden
16.     Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda, başvurucunun yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşıldığından başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2.    Esas Yönünden
17.     Başvurucu, 16/4/2009 tarihinde açtığı davanın makul sürede sonuçlanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
18.     Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), Sözleşme metni ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (Güher Ergun ve Diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38–39).
19.     Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (Güher Ergun ve Diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 41–45).
20.      Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması gerekmektedir. Başvuru konusu olayda, iş hukukuna dayalı tespit davasının söz konusu olduğu görülmekle, 5521 sayılı Kanun ve 6100 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine göre yürütülen somut yargılama faaliyetinin, medeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğunda kuşku yoktur (Güher Ergun ve Diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 49).
21.     Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde, sürenin başlangıcı kural olarak, uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle davanın ikame edildiği tarih olup, somut başvuru açısından bu tarih 16/4/2009 tarihidir.
22.     Sürenin bitiş tarihi ise yargılamanın sona erme tarihidir. Ancak devam eden yargılamalara ilişkin makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasını içeren başvuruların yargılama faaliyetinin devamı sırasında da yapılabilmesi olanağı bulunduğundan, değerlendirmeye esas alınacak sürenin bitiş anı bireysel başvurunun karara bağlandığı tarihtir (Güher Ergun ve Diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 52).
23.     Makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olarak yapılan değerlendirmede önemli bir ölçüt olan başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği kriteri çerçevesinde, gerek bireylerin ekonomik geleceği gerek çalışma barışı açısından arz ettiği önem nazara alındığında, iş uyuşmazlıklarının ivedilikle çözülmesi hususunda yargı organlarının özel bir itina göstermesi gerekmektedir. Bu nedenle kanun koyucu iş hukukunun çalışanı koruyucu niteliğini ve iş davalarının özelliklerini dikkate alarak genel mahkemelerin dışında sözlü yargılama usulüne tabi özel bir iş yargılaması sistemi ihdas ederek iş davalarının, konunun uzmanı mahkemelerce mümkün olduğunca hızlı, basit ve ucuz bir biçimde sonuçlandırılmasını amaçlamıştır (Nesrin Kılıç, B. No: 2013/772, 7/11/2013, § 59).
24.     6100 sayılı Kanun’un 447. maddesiyle daha önce yürürlüğe girmiş olan kanunlarda yer alan sözlü ve seri yargılama usulleri kaldırılmış ve bunun yerine iş hukuku uyuşmazlıklarına da uygulanmak üzere basit yargılama usulü getirilmiştir. Basit yargılama usulü yazılı yargılama usulünden daha basit ve çabuk işleyen, daha kısa bir incelemeye ihtiyaç duyan ve daha kolay bir inceleme ile sonuçlandırılabilecek dava ve işler için kabul edilmiş bir yargılama usulüdür (Nesrin Kılıç, B. No: 2013/772, 7/11/2013, § 64-65).
25.     Başvuruya konu yargılama süreci incelendiğinde; yargılamanın, iş ilişkisinden doğan uyuşmazlıkların niteliği, başvurucu açısından taşıdığı değer ve başvurucunun davadaki menfaati dikkate alındığında makul görülemeyecek derecede uzun bir süre olan altı yılı aşkın süredir devam ettiği, yargılama süresinin uzamasında büyük oranda, bilirkişi raporlarının temininde ve delillerin toplanması aşamasında geçen süreler ile celse aralarının uzun tutulmasının etkili olduğu anlaşılmaktadır.
26.     İlgili yargılama evrakının incelenmesinden, başvuruya konu yargılama sürecinin İş Mahkemesi önünde görüldüğü anlaşılmakla, 5521 sayılı Kanun’da yer alan özel usul hükümleri ile medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkları konu alan yargılama faaliyetleri için geçerli genel usuli hükümler içeren 6100 sayılı Kanun’a tabi bir yargılama faaliyetinin söz konusu olduğu ve 5521 sayılı Kanun’da yer alan özel usul hükümleri ile 6100 sayılı Kanun’un 30. maddesinin, uyuşmazlıkların makul sürede çözümlenmesi gerekliliğini ortaya koyduğu anlaşılmaktadır (bkz. § 13).
27.     5521 sayılı Kanun’un öngördüğü yargılama usullerine tabi mahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede sonuçlanmadığı yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi tarafından, özellikle yargılamada sürati temin etmeye hizmet eden özel usul hükümlerinin nazara alınmadığı göz önünde bulundurularak makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Hayrettin Ekim, B. No: 2013/3442, 20/3/2014, §§ 33-55).
28.      Başvuruya konu davada yer alan kişi sayısı ve davanın mahiyeti nedeniyle icrası gereken usul işlemlerinin niteliği çerçevesinde davaya bütün olarak bakıldığında, somut başvuru açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve altı yılı aşkın süredir devam eden söz konusu yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.
29.     Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
3.    6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden
30.     Başvurucu, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle 7.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.
31.     6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
       “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
32.     Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin altı yılı aşkın süredir devam eden yargılama süresi nazara alındığında, yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararı karşılığında başvurucuya net 5.400,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
33.     Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.706,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
34.     Başvuruya konu yargılamanın altı yılı aşkın süredir devam ettiği ve bu hususun makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği gözetilerek, anayasal bir hakkın ihlal edildiği açık olan bir yargılama dosyasında, hukuka, adalete ve mahkemeye güven ilkesinin gördüğü zararın devam etmesinin önlenmesi amacıyla, yargılamanın mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırılmasını teminen, kararın bir örneğinin ilgili Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
V.       HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A.       Başvurucunun,
                   1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
                   2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
B.       Başvurucuya net 5.400,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE, başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,
C.       Başvurucu tarafından yapılan 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.706,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
D.       Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,
E.       Kararın bir örneğinin Afyonkarahisar İş Mahkemesine gönderilmesine,
22/6/2015 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan
Burhan ÜSTÜN
Üye
Hicabi DURSUN
Üye
Erdal TERCAN

  




Üye
Hasan Tahsin GÖKCAN
Üye
Kadir ÖZKAYA

  




TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR


MUZAFFER ÇEVİK BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2014/16620)

Karar Tarihi: 22/6/2015


İKİNCİ BÖLÜM
KARAR

Başkan
 :
 Alparslan ALTAN
Üyeler
 :
 Serdar ÖZGÜLDÜR


 Celal Mümtaz AKINCI


 Muammer TOPAL


 M. Emin KUZ
Raportör Yrd.
 :
 Derya ATAKUL
Başvurucu
 :
 Muzaffer ÇEVİK
Vekili
 :
 Av. Kutsal HADİOĞLU

I.      BAŞVURUNUN KONUSU
1.         Başvurucu, "hırsızlık, mala zarar verme, konut dokunulmazlığını ihlal" suçlarını işlediği iddiasıyla yargılandığı davanın halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
II.    BAŞVURU SÜRECİ
2.         Başvuru, 21/10/2014 tarihinde İstanbul 23. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir.
3.         İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca, 25/11/2014 tarihinde, başvurunun, makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiası yönünden kabul edilebilir olduğuna ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.
4.         Bölüm Başkanı tarafından 1/12/2014 tarihinde, esas incelemesinin yapılmasına karar verilmiştir.
5.         Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği, görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 10/3/2015 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir. 
III.  OLAY VE OLGULAR
A.     Olaylar
6.         Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:
7.         Başvurucu, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında Bakırköy 6. Sulh Ceza Mahkemesinin 25/11/2009 tarih ve 2009/176 Sorgu sayılı kararı ile tutuklanmıştır.
8.         Başvurucu hakkında, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 2/12/2009 tarih ve E.2009/54186 sayılı iddianamesi ile "hırsızlık, mala zarar verme, konut dokunulmazlığını ihlal" suçlarını işlediği iddiasıyla kamu davası açılmıştır.
9.         Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesi, 28/1/2010 tarih ve E.2009/560, K.2010/45 sayılı kararı ile başvurucunun, "hırsızlık" suçundan 7.300,00 TL adli para cezası, "mala zarar verme" suçundan 1.200,00 TL adli para cezası, "konut dokunulmazlığını ihlal" suçundan 3.600,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve tahliyesine karar vermiştir.
10.     Karar temyiz edilmiş olup, temyiz incelemesi Yargıtayda devam etmektedir.
11.     Başvurucu, 21/10/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
B.     İlgili Hukuk
12.     26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31. maddesinin (2) numaralı fıkrası, 116. maddesinin (1) numaralı fıkrası, 142. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi ile 151. maddesinin (1) numaralı fıkrası.
IV.   İNCELEME VE GEREKÇE
13.     Mahkemenin 22/6/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 21/10/2014 tarih ve 2014/16620 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:
A.   Başvurucunun İddiaları
14.     Başvurucu, "hırsızlık, mala zarar verme, konut dokunulmazlığını ihlal" suçlarından 25/11/2009 tarihinde tutuklandığını ve 28/1/2010 tarihinde tahliye edildiğini, ancak hakkında açılan kamu davasının halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
B.   Değerlendirme
1.    Esas Yönünden
15.     Başvurucu, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hakkında açılan kamu davasının halen devam ettiğini ve makul sürede yargılama yapılmadığını belirterek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
16.     Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), Sözleşme metni ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lâfzî içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141. maddesinin de Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38–39).
17.     Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 41–45).
18.     Anayasa’nın 36. ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca kişilere, cezai alanda yöneltilen suçlamaların da (suç isnadı) makul sürede karara bağlanmasını isteme hakkı tanınmıştır. İsnat olunan fiil, ceza kanunlarında suç olarak nitelendirilmiş ve yargılama aşamasında ceza hukukunun kuralları uygulanmış ise ayrıca bir uygulanabilirlik incelemesi yapılmaksızın kendiliğinden adil yargılanma hakkının kapsamına girer (B. No: 2013/625, 9/1/2014, § 31). Başvuru konusu olayda, başvurucu hakkında, "hırsızlık, mala zarar verme, konut dokunulmazlığını ihlal" suçlarını işlediği iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu hakkında isnat olunan suçlar 5237 sayılı Kanun’un 116. maddesinin (1) numaralı fıkrası, 142. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi ile 151. maddesinin (1) numaralı fıkrasında hapis veya adli para cezasını gerektirir şekilde tanımlanmıştır. Bu çerçevede başvurucu hakkındaki suç isnadına dayalı yargılamanın Anayasa’nın 36. maddesinin güvence kapsamına girdiği konusunda kuşku bulunmamaktadır (B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 32).
19.     Ceza muhakemesinde yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken sürenin başlangıcı, bir kişiye suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından bildirilmesi veya isnattan ilk olarak etkilendiği arama ve gözaltı gibi bir takım tedbirlerin uygulanması anı ya da kamu davasının açıldığı tarihtir. Somut başvuru açısından bu tarih, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında Bakırköy 6. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından başvurucunun tutuklanmasına karar verildiği 25/11/2009 tarihidir. Ceza yargılamasında sürenin sona erdiği tarih, suç isnadının nihai olarak karara bağlandığı, yargılaması devam eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul süre şikâyetiyle ilgili kararını verdiği tarihtir (B. No: 2013/695, 9/1/2014, § 35).
20.     Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesinde, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında Bakırköy 6. Sulh Ceza Mahkemesinin 25/11/2009 tarihli kararı ile tutuklanan başvurucu hakkında, Başsavcılığın 2/12/2009 tarihli iddianamesi ile "hırsızlık, mala zarar verme, konut dokunulmazlığını ihlal" suçlarını işlediği iddiasıyla kamu davası açıldığı tespit edilmiştir. Bakırköy 3. Çocuk Mahkemesince yapılan yargılamada başvurucunun savunması ile müştekinin beyanı alınarak, 28/1/2010 tarihli karar ile başvurucunun, "hırsızlık" suçundan 7.300,00 TL adli para cezası, "mala zarar verme" suçundan 1.200,00 TL adli para cezası, "konut dokunulmazlığını ihlal" suçundan 3.600,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve tahliyesine karar verildiği, temyiz edilen hükmün, temyiz incelemesinin halen devam ettiği anlaşılmıştır.
21.     4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun öngördüğü yargılama usullerine tabi mahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi tarafından makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde kararlar verilmiştir (B. No: 2012/625, 9/1/2014, §§ 23-41; B. No: 2013/695, 9/1/2014, §§ 24-40).
22.     Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde, başvuruya konu ceza davası; hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi kriterler dikkate alındığında karmaşık olmaktan uzaktır. Başvurucunun tutum ve davranışlarıyla ve usuli haklarını kullanırken özensiz davranmasıyla yargılamanın uzamasına önemli ölçüde sebep olduğu da söylenemez. Anılan davaya bütün olarak bakıldığında, somut başvuru açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve söz konusu beş yılı aşkın süredir devam eden yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.
23.     Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
2.    6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden
24.     Başvurucu, makul sürede yargılama yapılmadığı için 50.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.
25.     6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
       “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
26.     Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin beş yılı aşkın süredir devam eden yargılama süresi nazara alındığında, yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 3.350,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
27.     Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.706,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
28.     Başvuruya konu yargılamanın beş yılı aşkın süredir devam ettiği ve bu hususun makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği gözetilerek, anayasal bir hakkın ihlal edildiği açık olan bir yargılama dosyasında, hukuka, adalete ve mahkemeye güven ilkesinin gördüğü zararın devam etmesinin önlenmesi amacıyla, yargılamanın mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırılmasını teminen, kararın bir örneğinin ilgili Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir. 
V.       HÜKÜM 
Açıklanan gerekçelerle; 
A. Başvurucunun;
       1.  Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
       2.  Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
B.Başvurucuya net 3.350,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,
C. Başvurucu tarafından yapılan 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.706,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
D.Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,
E.    Kararın bir örneğinin Yargıtaya gönderilmesine,
22/6/2015 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan
Alparslan ALTAN
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Celal Mümtaz AKINCI






Üye
Muammer TOPAL
Üye
M. Emin KUZ