uzlaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzlaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2011 Çarşamba

Yeni (6100 sayılı) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda Sulh

Av.Ender Dedeağaç

Hukuk Muhakemeleri Kanunu, onaylanmak için, Cumhurbaşkanı’na sunulan kanunlar arasında yer almaktadır. Büyük bir olasılıkla da onaylanarak 2011 senesinin 10. ayında yürürlüğe girecektir. Bu nedenle bir an evvel, kanunun irdelenmesi ve uygulamada karşılaşılması olası problemlerin nasıl çözüleceğinin tartışılarak çözüme kavuşturulması gerekmektedir diye düşünüyorum.(Kanun, bu yazının kaleme alınmasını takiben onaylanarak 04.02.2011 tarihli, 27836 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.)

Daha önce, tasarı hakkındaki çalışmalarımı, kişisel düşüncelerimi de içerecek şekilde sizlerle paylaşmıştım. Şimdi ise, yasanın TBMM de kabul edilmiş olmasını da göz önüne alarak, aradan geçen zaman içinde, benim düşüncelerimde oluşan değişikliklerle birlikte, kanun hakkındaki düşüncelerimi de sizlerle paylaşmak istedim ve bu nedenle bu yazıyı oluşturdum ve yasa hakkında yazmaya devam etmeye de karar verdim.

Öncelikle, Devletimizin, kendi yapısı içinde yer alan ve onun vazgeçilmez güçlerinden birini oluşturan, yargı mercileri/mahkemeler aracılığı ile kullanılan yargı erkini, paylaşmayı düşünüp düşünmediğini, eski yasadan yola çıkarak tasarıyı da dikkate alarak, yeni yasaya kadar geçen zaman diliminde izlemek istedim.

Bilindiği gibi, 1086 sayılı HMUK ta sulh ile ilgili olarak bir tanım, bir hükümler bütünü olmamakla beraber 1086 sayılı HMUK’un 213. maddesi, tahkikat hakimini, tarafları sulhe teşvik etmekle yükümlendirmiştir. HMUK 213. maddesinde yer alan hüküm, tahkikat hakimi için bir seçenek olmayıp, yasal koşullar varsa yani “sonuç vereceği umuluyorsa” yerine getirilmesi gereken bir görevdir.

Bu husus Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan, kanun tasarısının 145/2 maddesinde de yer almış ve eğer hakim “sonuç alınacağı kanaatine varırsa” ön inceleme sırasında, taraflar arasındaki uyuşmazlıkların tespitini takip eden aşamada, taraflara sulh önerir. Gerekirse bir defalık süre verir, yeni bir oturum günü tayin eder, şekli ile ifadesini bulmuştur.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 140/2 maddesi de bu hükümlerin bir tekrarı olarak karşımıza çıkmıştır. 6100 sayılı yasada da hakim ön inceleme aşamasında, taraflar arasındaki uyuşmazlığı saptarken, sulh önerisinin sonuç doğuracağı kanaatine varırsa, taraflara sulh önerecektir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, hakime tanınan kanaat hakkının sulh önerisini yapıp yapmamak konusuna ait olmayıp, sulh önerisinin sonuç verip vermeyeceği konusuna ait olduğudur. Bu nedenle, eğer hakim, tarafların sosyal yapısı, uyuşmazlık konusundaki düşünceleri, uyuşmazlığın çözümündeki beklentileri, vb. konuları değerlendirerek, taraflara sulh önerilirse, uyuşmazlığın sulh ile çözümleneceğine kanaat getirirse, taraflara sulhu önermekle yükümlüdür. Bu hakime yüklenmiş bir görevdir. Bu görevden kaçınamaz.

Bu üç yazılı metinde yer alan hükümlere baktığımızda, devletin, yargı erkini, devletin formel kuruluşu olarak kabul edeceğimiz yargı organları eliyle kullanmanın yanı sıra, bu erkin uyuşmazlığa düşen kişilerin iradeleri ile de, yani sulh yoluna başvurarak da, kullanabileceğini kabul ettiğini, yani kısmen de olsa yargı erkini paylaştığını görmekteyiz.

Yasa koyucu, yargı erkinin, uyuşmazlığın tarafları açısından oluşturulacak sulh yolu ile kullanılabileceğini, hatta bu yolun kullanılmasını davaya bakan yargıcın önermesi gerektiğini, 6100 sayılı kanunun 140/2 maddesinde kabul ederken, 6100 sayılı kanunun 74. maddesi ile 1086 sayılı kanunun 63. tasarının 74. maddesinde yer alan, sulh anlaşması yapabilmek için vekilin özel yetki ile donatılması gerektiği kuralını da yasalaştırmıştır. Hatta 1086 sayılı yasanın 158. tasarının 145/2 maddesinde yer alan sulhun yargılama tutanağında nasıl yer alması gerektiğine ilişkin kuralı da yasalaştırmıştır. Ancak, aynen 1086 sayılı yasada olduğu gibi sulhu bir kurum olarak kabul etmesine rağmen bunu ayrı bir bölümde değerlendirmek gereğini görmemiştir. Bu durumda, 1086 sayılı yasa döneminde oluşmuş ilmi ve kazai içtihatlardan yani öğretide yer alan değerlendirmelerden ve yerleşmiş yargı kararlarından yararlanarak, 6100 sayılı yasanın uygulanmasını hayata geçirmemiz gerekmektedir.

Bilindiği gibi HMUK un 213. maddesi yürürlükte kalmış olmasına rağmen HMUK un aile hukukuna ilişkin olan 494-499 maddelerinde yer alan ve hakime, taraflara uyuşmazlığı sulh yolu ile çözümlemelerini önermesi gerektiğini emreden yasa maddesi, yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlükten kaldırılış nedeni, gerekçesinde de ifade edildiği gibi uygulanmamış olmasıdır.

Yasalarımızda, taraflar arasındaki uyuşmazlığın öncelikle sulh yoluyla çözümlenmesi gerektiğini emreden başka yasa maddeleri de yer almaktadır. Örneğin İş Mahkemeleri Kanununun 1.maddesi bunlardan biridir. Ancak uygulanmadığından ötürü yaşayan hukuk kuralları arasında yer almadığından, bu kuralı hatırlamakta bile zorluk çekmekteyiz.

Uygulanmamaktan ötürü, uyuşmazlıkların, tarafların katılımı ve kendi iradeleri ile çözülebilmesini sağlamak için, sulh yolunu gösteren, bizler tarafından hatırlanamaz hale dönüşmüş yasa maddelerimiz olmasına rağmen, yasa koyucunun, ısrarla sulh yolunu öneren yasa maddelerini hayata geçirmesini, doğru yorumlamak gerekmektedir. Yasa koyucunun uyuşmazlıkların çözülmesine ilişkin kuralları koyarken neden taraf iradelerine öncelik verdiğini, Devletimize ait bir erki neden vatandaşlarla paylaşmaya hazır olduğunu, düşünmek gerekmektedir. Örneğin, HMUK un 494-499 maddelerinde boşanma davalarında sulh önerilmesi gerektiğini düzenleyen hükmünün uygulanmamaktan ötürü kaldırılmasına rağmen neden Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine dair Kanunun 7. Maddesinde de yeniden yasalaştığını düşünmek gerekmektedir.

Kanımca, yasa koyucu, uyuşmazlıkların doğumundan, yani insanlığın var oluşundan bu yana, gerek değişik dinlerde gerekse değişik sosyal yapılara ilişkin kuralların hepsinde, taraflara, anlaşarak, uzlaşarak, sulh olarak, uyuşmazlıkların çözümlenmesinin en akılcı yol olduğunun önerildiğini, yargı erkinin görevlileri olan hakim, savcı, avukat olarak adlandırılan bizlerden daha iyi görmektedir. Bu nedenle de zaman zaman bizleri kırmamak için, kendi doğrularından geçici olarak feragat anlamına gelse de bazı kanunları kaldırmakta buna karşılık genel yapısı ile sulhe ilişkin kuralları hep canlı tutmaktadır. Hatta, kendi amacına ulaşmak ve sulh yolu ile uyuşmazlıkların çözülmesini sağlamak için zaman zaman bizlerin geçici heveslerine bile olumlu bakmaktadır. Bu nedenle de, uygulanmayacağını bile bile Avukatlık Kanunu 35/A maddesi gibi yasa maddelerini kabul etmektedir.

Bazı düşünürler, uyuşmazlıkların sulh yolu ile çözümlenmesinin ABD de başladığını söylemeye çalışmalarına rağmen bu düşünürler bile bu fikri savundukları kitaplarda, tarihsel değerlendirmeler yaptıklarında, sulhun insanlık tarihi ile birlikte başladığını dile getirmektedirler. Doğrusu da budur.

Gene bu düşünürler, başka ülkelerdeki gelişmeleri değerlendirmelerine rağmen, ülkemizdeki gelişmeleri değerlendirirken Cumhuriyet öncesini görmezden gelmektedir. Halbuki Osmanlı döneminde, kadılık sisteminin uygulamalarında, tarafların sulh olmalarının, kadılar tarafından önerildiği, bu yolun teşvik edildiği inkar edilemez bir gerçektir. Bu uygulamaları, o dönemin adliye kararlarının işlendiği resmi defterleri incelediğimizde görmekteyiz. Üstelik, o dönemde, tarafların sulh olabilmesi için, onlara sulhun kadı tarafından önerilmesinin yeterli olmayacağı, sulhun sağlanabilmesi için, tarafların dışında, uyuşmazlıkla ilgisi olmayan, güvenilir kişi ya da kişilerin de çaba harcaması gerektiği düşünülmüştür. İşte bu düşünceden ötürü, kadı duruşmaya ara vermekte ve böylesi kişilerin yardımı ile uyuşmazlığın çözümünü sağlamaya çalışmaktadır. (İnternet ortamında bulduğum ancak hangi dergide yayınlandığını tespit edemediğim Yardımcı Doç Abdülmecit Mutaf’a ait olduğu belirtilen “Osmanlı Hukuk Sisteminde Dostane çözüm:Sulh Uygulaması” adlı yazıda, bazı karar örnekleri yer almaktadır.)

Sonuç olarak uyuşmazlıkların çözümünde, sulhun en iyi yol olduğunun, insanlığın başlangıcından bu yana kabul edildiğini, söylemek gerektiğine inanmaktayım. Benim kanıma göre TBMM de aynı düşüncede olduğu için, 6100 sayılı yasada sulhe yer vermiştir.

Uyuşmazlıkların yargı organları dışındaki çözümüne, ADR, AUÇ, Av.K.35 maddesine göre uzlaşma, arabuluculu yolu ile çözüm, gibi değişik adlar versek de bunların hepsi, sulh dediğimiz temel yapının içinde yer alan, değişik uygulama yollarıdır. Bu nedenle öncelikle sulh yolu ile uyuşmazlıkların çözümünü içimize sindirmemiz gerekmektedir. Yargıçların ve savcıların sulh yolu ile uyuşmazlık çözümüne sıcak bakmamasını anlayabiliyorum. Çünkü, bu yolun uygulanmaya başlaması ile yetkilerine ortak olacak kişiler doğacak, bir anlamda yetki kaybı başlayacaktır. Bunu bir an için, ilk çocuğun ikinci çocuğu kıskanması gibi değerlendirebiliriz. Ancak biraz yanılırız. Çünkü, ikinci çocuk dediğimiz sulh yolu, en az yargı organları tarafından dağıtılan adalet kadar eski bir yoldur. Bu nedenle ikizler arası kıskançlık demek daha doğru olur.

İçimize sindirmek gerektiğini söylüyorum, çünkü, kısa bir müddet için yaptığım yöneticilik görevi için aldığım eğitimlerde yetki kaybının kabul edilmesinin ne kadar zor olduğunun anlatıldığını bunun için pek çok eser yazıldığını hatırlıyorum. Ayrıca, ceza hukuku uygulamasında, uzlaşma ile ilgili kuralların nasıl değiştiğini ve bir savcı ile bir yargıç meslektaşımızın kitaplarında uzlaşmanın savcı kontrolünde yapılması gerektiğini savunduğunu bunu ABEM deki müşterek konferanslarında tekrarladıklarını, bu fikirlerinin avukatlara güvensizlikten kaynaklandığını da dile getirdiklerini biliyorum. Şikayetten vazgeçmenin de bir hak olduğunu, bu yolla da uzlaşmada elde edilen sonuca ulaşmanın mümkün olduğunu, hatırlamamalarına da hayret etmekteyim. Cezadaki bu değişikliğin üstelik uzlaşma ile hiç bağdaşmayan şekilde oluşan bir değişikliğin, örneğin bir saat önce uzlaştırıcı olarak görev alacak kişinin bir saat sonra savcı olarak görev almasının ne kadar sakıncalı olduğunu anlatmaya bile gerek olmadığını,savcıdan ücret ve talimat alan kişinin uzlaştırıcı olarak güven vermeyeceğinin tahmin edilebilecek bir gerçek olduğunu biliyorum. Buna rağmen ceza uygulamasında bir değişiklik yapıldı ise bunun savcılar tarafından yetki kaybına gösterilen tepkiden geldiğine inanıyorum. Bu yüzden de içimize sindirmek gerek diyorum.

Ancak, avukatın tepkisini anlamıyorum. Çünkü, sulh yolunun gelişmesi ile avukat yetki genişlemesi ile karşı karşıya kalabilecektir. Artık uyuşmazlığı tarafları temsil eden iki avukatın yanı sıra tarafsız olduğuna inanılan ve adına ne denirse densin sulh görüşmelerini yürüten bir avukat çözecektir. Böylece, yargıç ve savcılar devreye girmeden örneğin hepimizin şikayet ettiği duruşma kapısında köle misali beklemekten kurtularak çözüm üretebileceğiz. Hatta Yargıtay’ın “kaçak karar”larından da kurtulmak olanağını elde edeceğiz. Daha çabuk ve taraf iradesine daha uygun çözüm üretebileceğiz. Mesleğe yeni iş imkanı ve ekonomik katkı sağlayabileceğiz. Daha pek çok yararını görebileceğimiz bu sulh uygulamasından yararlanmamaktayız, hatta Av.K 35/A maddesini isteyerek çıkarılmasını sağlamamıza rağmen neden uygulamamaktayız? Bana göre kendimizden korktuğumuz için uygulamamaktayız. Üstelik buna birde kılıf bulduk. Eğer uygulamaya başlarsak, avukat olamayanlar hatta hukukçu bile olmayanlar arabulucu olabilecek böylece yargı bağımsızlığı zedelenecek, siyasi iktidar yandaşlarını yargının içine sokacak demeye başladık. Ben bu mazerete inanmıyorum. Sulh, bu siyasi iktidardan çok önce yasalarımızda vardı, o zaman neden uygulamadım ? Yoksa o gün de aynı şeylerden mi korktum ? O zaman ben hiçbir siyasi iktidara güvenmedim. Böyle dersem sen kime güveniyorsun bu ne biçim güvensizlik diye sormazlar mı ? Üstelik hala yasalarımda tarafların sulh olabileceği ve bunu isterlerse kendi aralarında isterlerse diledikleri kişinin yardım etmesi ile sağlayabilecekleri hüküm altına alınmış iken söylüyorsam, gerçekleri söylemiyorum demektir.Çünkü taraflar her hangi bir yasanın çıkmasına gerek olmadan ve devlet tarafından her hangi bir gruba ruhsat verilmeden de her hangi bir kişiden sulh görüşmelerini yönetmesini talep edebilir. Ya da dileyen kendini arabulucu olarak tanıtabilir ve sulh görüşmelerinin kendi yönetiminde yapılmasını sağlayabilir. Rahmetli Diyarbakır Kasap Odası Başkanının yaptığı gibi çok başarılı da olabilir o zaman ne yaparsınız ? Unutmayın ki, işçi ile işveren arasındaki aracılık konusu sadece işçi bulma kurumunun tekelinde iken insan kaynakları adlı şirketler bu tekeli yasa dışı olarak deldi, hapis cezalarına rağmen rahatça faaliyet sürdürdü, yasa sonra çıktı. Bugün dedektiflik şirketleri gazetelerde ve TV lerde konuk olmakta, söyleşi yapmaktadır. Bu yasak faaliyete karşı kim ne yapmıştır? Arada sırada detektiflik yasasında avukatlara da detektiflik hakkı verilsin demenin ötesinde bizler ne yaptık? Devrim kanunlarına aykırı bir faaliyet olan falcılık tüm hızı ile devam etmektedir, üstelik medyumluk adı altında maliyeye vergisini vererek çalışmaktadırlar. Kim ne yapmıştır? PTT nin tekeli THY kargo adı altında mektup taşıması ile delinmiştir. THY kargo servisine verilen mektup zarfları yerine büyük sarı zarfların yer alması dışında ne olmuştur ?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. O halde biz gerçekleri daha doğrusu korkumuzun neden kaynaklandığını görmemiz gerekmektedir.

Bana göre korkumuz bu işi başaramamaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü taraflara sulh yolunu önermek için tarafın ne kazanabileceğini ve neye rıza göstermesi gerektiğini söylemek gerekecektir. Bu ise hukuku iyi bilmekle, karar verme yeteneğinin kazanılması ile mümkün olur. Üstelik bu kez istenmeyen durumların doğumunda kabahatli olarak gösterilecek hakim ya da Yargıtay bulunmamaktadır. Yanlış doğduğunda ya da istediğimiz karar oluşmadığında, temyiz hakkını elde ettik gibi sığınacağımız limanlar da yoktur. Baştan da söylediğimiz gibi, biz kendimizden korkmaktayız. Suçu atacak birilerini yaratmaktayız.

Suçlu üretene kadar, hukuku daha iyi öğrenmenin, karar verme yeteneğimizi arttırmanın, sulh ortamının olmazsa olmazları olan toplantının nasıl hazırlanması gerektiği, nasıl yönetilmesi gerektiği, uzlaşma toplantılarının mekanlarının nasıl olması gerektiği gibi pek çok konuyu öğrenmeye bakalım.

İstemezük demekle, yasaktır demekle, toplumun gereksinimlerini önlemenin mümkün olmayacağının bilinci ile sulh çatısı altında oluşturulan tüm çözüm yollarında en iyilerin avukatlar olduğunu, onların bu konuda marka olduğunu kanıtlayarak çözüme gitmemizin daha doğru olduğunu düşünüyorum ve bunu sizlerle paylaşıyorum. Eğer sizler de buna inanırsanız, hep birlikte bu yolda nasıl eğitim almamız gerektiğinin kararını vermemiz gerektiğine inanıyorum.

Sulh yolu ile ilgili bu açıklamalardan sonra tekrar başa dönerek, 6100 sayılı yasanın uygulanmasında da 1086 sayılı yasanın uygulanmasındaki ilmi ve kazai içtihatlardan yararlanılacaktır dediğimiz yere geri gelelim.

Bilindiği gibi, 1086 sayılı HMUK da sulhu tanımlayan bir madde yoktur, sulhun tanımı öğretide yapılmıştır. Bu nedenle, Sn. Baki Kuru’nun Hukuk Muhakemeleri Usulü adlı yapıtının 6 basısının 3742. sayfasına baktığımızda; “Sulh, görülmekte olan bir davanın taraflarının karşılıklı anlaşma (fedakarlık, özveri) ile (yani sözleşme ile) dava konusu uyuşmazlığa son vermeleridir.” diye sulhun tanımlandığını görmekteyiz.

Tarafların fedakarlıklarını değerlendirdiğimizde, eğer bu fedakarlığın tamamını davalı yaparsa buna davayı kabul, fedakarlığın tamamını davacı yaparsa buna davadan feragat dendiğini görmekteyiz. Tarafların sulh olabilmeleri için, yapılan fedakarlığın karşılıklı olması gerekmektedir. Yani sulh sözleşmesi karma yapılı bir sözleşme olup, hem davayı kabulü hem de davadan feragatı birlikte içermektedir. Olayı böyle değerlendirdiğimizde, sulh anlaşmasının görülmekte olan bir dava için yapılabilecek bir anlaşma olduğu ortaya çıkmaktadır. Bana göre, davadan önce ya da davaya ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra sulh anlaşması yapmak mümkün ise de, bu şekilde sulh olmak için yapılan anlaşmaları, davada sulh olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Bu güne kadar yerleşen uygulamalarımıza göre, sulh anlaşması, mahkemede hakim huzurunda yapılabileceği gibi, tarafların mahkeme dışında anlaşmaları ile de yapılabilir. Hakim huzurunda yapılana mahkeme içi sulh ya da kazai sulh denmektedir. Diğerine ise mahkeme dışı sulh denmektedir.

Mahkeme içi sulh anlaşmasının 6100 sayılı kanunun 154/3-ç maddesine uygun olarak tutanağa geçirilmesi şarttır. Yerleşmiş Yargıtay kararlarına göre 1086 sayılı HMUK uygulaması döneminde, bu şarta uyulmamış olması halinde, geçerlik şartına uyulmadığı gerekçesi ile anlaşmanın kabul edilmediğini biliyoruz ( B.Kuru aynı eser sayfa 3753). Kanımızca bu uygulama aynen devam edecektir. Çünkü 1086 sayılı yasanın 151. maddesinin yazılımı ile 6100 sayılı yasanın 154/3-ç maddesinin yazılımı aynı nitelikte yani mutlaka bulunması gerektiğini emreder nitelikte olup, tutanağa ilişkin şartı her ikisinde de geçerlik şartı olarak kabul etmeyi zorunlu kılmaktadır.

Geçmiş uygulamalarımız ışığında konuyu değerlendirdiğimizde, keşif sırasında yapılan sulhun da mahkeme içi sulh olarak değerlendirildiğini görmekteyiz.

Gene geçmiş uygulamalarımıza göre, resmi şekilde yapılması gereken, taşınmazlara ilişkin akitlerle ilgili olarak bir mahkeme huzurunda bir sulh anlaşması imzalanmış ise bu anlaşma geçerlidir. Ancak mahkeme dışı yapılan sulhler için bu kuralı uygulamak mümkün değildir.( aynı eser sayfa 3757)

Sulh ile birlikte dava sona erer. Sulhe dayalı olarak verilen mahkeme kararı HMUK 95. doğrultusunda kesin hüküm oluşturur. 6100 sayılı yasada bunun karşılığı 315.maddede yer almaktadır. Sulhe dayalı olarak verilen kararlarda ancak sulhun iradeyi sakatlayan nedenlerle gerçekleştirildiği iddia edilebilir ve bu konuda fesih davası açılabilir. Bu zaten genel bir kuraldır.

Mahkeme dışında yapılan sulhde tarafların iki türlü davranması söz konusu olmaktadır. Bunlardan birincisine göre, taraflar bu sulh sözleşmesini mahkemeye sunar ve tutanağa geçirilmesini talep ederler. Böylece sulh, mahkeme içi sulh haline dönüşür ve ona ilişkin kurallara göre uygulanma şansı elde eder.

Eğer mahkeme dışı sulhu taraflardan biri inkar ederse diğer taraf yasaların izin verdiği tüm kanıtlarla bu sulhun gerçekleştiğini kanıtlamak hakkına sahiptir.

Mahkeme içi sulhun oluşumunda, taraflar dilerse yargıç sulh anlaşmasını karar olarak oluşturur. Eğer taraflar böyle bir istemde bulunmaz ise, mahkeme sulh nedeniyle davanın konusuz kaldığını belirterek karar verilmesine yer kalmadığına dair kararını verir. Mahkeme içi sulhe konu anlaşma İİK 38. Maddesi doğrultusunda ilam niteliğindedir.

Elbette sulh için anlattığımız tüm şeyler, sadece tarafların iradeleri ile karar vereceği konulara aittir.

Bu arada kısaca Avukatlık Kanunu 35/A maddesine değinmek isterim. Bu maddenin uygulanması ile oluşacak uzlaşmalarda, uzlaşmaya ilişkin karar dava açılmadan önce de alınabilecek niteliktedir. Uygulanacak harç ve masraflarda büyük indirimler vardır. Uzlaşma tutanağı ilam hükmündedir. Böylesi bir kolaylık varken neden dava açılır anlamak mümkün değildir.

4 Temmuz 2010 Pazar

Uzlaşma Kurumu ve 5560 Sayılı Yasanın Getirdikleri

Av.Ender Dedeağaç

(Bu yazı www.inisiyatif.net sitesinde 03.07.2007 tarihinde yayınlanmıştır.)
TCK ve CMK da yapılan değişikliklerin ardı arkası kesilmemektedir. Kanımca bu durum hukuk ile uğraşan ve/veya ekmeğini ondan kazananların irdelemesi gereken bir oluşumdur. Çünkü hukuk, zaman zaman toplumun var olan yapısını kurallar halinde tanımladığı gibi zaman zamanda toplumun ulaşması istenilen haline varabilmek yani toplumu yeniden yapılandırmak için gereken kuralları da yazılı hale getirmektedir. O halde, AB nin zorlaması ile yapılan değişiklikler ya da yapıldığı iddia edilen değişikliklerin bir kısmı ya yönetilenler tarafından kabul edilmemekte ya da yönetenler tarafından uygun bulunmamaktadır. Bu nedenle de sık sık yasa değişikliğine gereksinim duyulmaktadır. Böylesi bir tutum son derece sakıncalıdır. Günlük olarak giydiğimiz giysilerin kalıplarının modellerini bile, bu denli sık değiştirdiğimizde aynada kendimizi garipsediğimiz gibi çevremiz tarafından da yadırganırız. O halde yasalarımızın uzun ömürlü olmasına, çıkarıldığı aşamada toplumun gereksinimlerine cevap verecek nitelikte bulunmasına özen göstermeliyiz. Bu özen yasama organı tarafından gösterilmesi gerekli bir özen olduğu gibi yasaların hazırlanmasında katkıları bulunan bilim insanları, Adalet Bakanlığı, ilgili bakanlıklar bürokratları, TBB ve diğer meslek odaları tarafından da gösterilmelidir.

Kişisel kanıma göre yasa hazırlamasında yapılan en büyük hata, yasanın hazırlanmasında, sosyologlara/toplumbilimcilere gereken görevlerin verilmemesinde ve saha çalışması yaparak toplanması gereken verilerin toplanmamasındadır. Bu nedenle, bilim insanının ve konu ile ilgisi olduğu düşünülen kişilerin bir araya gelerek kendi deneylerine ve kişisel yorumlarına dayalı olarak saptadıkları toplumsal hataları ve bu hataların giderilmesi için gerek duydukları kuralları, bir birlerine aktarmaları sonucunda, vardıkları uzlaşma, yasanın metninin oluşmasına neden olmaktadır. Bu metin, en az yasa hazırlayanlar kadar canlı bir yapıya sahip olan toplumun düşüncelerinin, istemlerinin yasa metnine aktarılmasını önlemektedir. Toplum dediğimizde elbette sayısal çoğunluğu anlamamaktayız. Çünkü topluma yön veren yapılar ile sayısal çoğunluk bir birinden farklı olmaktadır. Sözün kısası, yasa hazırlarken, sosyologlara, siyaset bilimcilere kısaca toplum bilimcilere gereken önem verilmeli, onlar tarafından saptanacak olan gereksinimler ve ulaşılması istenilen toplum modeline göre önerilen çözümler dikkate alınmalıdır.

5237 sayılı TCK ve 5271 sayılı CMK nın hukukumuza kazandırdığı söylenilen UZLAŞMA KURUMU 5560 sayılı yasa ile yapılan değişiklikler nedeniyle önemli değişikliğe uğramıştır. Bilindiği gibi,5560 sayılı yasa tarafından gerçekleştirilen değişiklikten önce, Cumhuriyet Savcıları tarafından yapılan çalışma ile suçun var olduğu ve bu suçun soruşturması ve kovuşturması takibe bağlı suçlardan olduğu saptandığında, C.Savcısı tarafından, uzlaşma kurumunun uygulanmasına karar verilmekteydi. Değişiklik bu ilkeyi aynen korumuştur. Ancak, uzlaşma kurumunun uygulamasına karar verilmesinden sonra ki aşamada önemli değişiklikler getirmiştir.

Bunlarda bir tanesi, uzlaşmanın başlayabilmesi için şüpheliye sorulması zorunlu olan “suçtan dolayı sorumluluğunu kabul edip etmediği” sorusu ve şüpheli tarafından buna verilmesi gereken “sorumluluğun kabul edildiği ve suçtan dolayı verilen maddi ve manevi zararın giderileceği” cevabına gerek duyulmamasıdır. Kanımca bu olumlu bir değişikliktir. Her ne kadar, bu soru ve buna verilecek cevap, bazı hukuk sistemlerinde kabul edilmiş hatta onarıcı adaletin gereği olarak belirtilmiş ise de, bizim toplum yapımıza uygun düşmemekte idi. Her ne kadar toplum bilimci olmasam da, bu uygulamanın, çocukluktan beri, hiçbir suçu kabul etmemesi öğretilen, hatta zaman zaman suçları ya da hataları anne-baba-komşu tarafından bile örtülen bir toplumun insanı olarak, bir suçun sorumluluğunu kabul etmemi benden kimsenin beklememesi gerektiğini bilmekteydim. Bu nedenle, uzlaşma konusunda Ankara Barosunda yapmış olduğum atölye çalışmalarında ve Ankara Barosu web sitesinde yayınlanan bu çalışmaya ilişkin notlarımda da belirttiğim gibi, yasanın değişiklik öncesinde var olan bu soru, uzlaşmayı engelleyen bir yapı özelliği göstermekte idi, kalkması uzlaşmanın yararına olmuştur. Ayrıca, bu soruya olumlu cevap verilmiş olması ve uzlaşmanın sağlanamaması halinde, soruşturma ve kovuşturma aşamasında C.Savcısı ve hâkime olumsuz etki yapacağı da bazı düşünürler tarafından hatta bazı C.Savcısı ve hâkim tarafından da belirtilmiş bir sakınca idi.

Değişiklik, söz konusu sorunun, sorulmasını kaldırmış buna karşılık C.Savcısının, şüpheliye uzlaşma hakkında bilgi vermesi zorunluluğunu getirmiştir. Bu da olumlu bir davranıştır. Böylece şüpheli kendisine önerilen hukuki uygulama sonucunda elde edeceği hakları ya da kaybedeceği hakları anlayacak ve alacağı kararda bilinçli davranacaktır. Her ne kadar bu bilgiler, şüpheliye kendisine hukuki yardım sunan avukat tarafından aktarılabilecek bilgiler ise de, bu bilgilerin C.Savcısı tarafından aktarılması, toplumsal yapımız açısından daha olumlu bir davranıştır.

Değişiklik ile taraflara uzlaşma isteyip istemediklerine ilişkin soruların tebliği ve onların cevaplarının beklenmesine ilişkin kurallarda da değişiklikler yapılmıştır. Bunlarda olumlu değişikliklerdir. Ancak, suça ilişkin soruşturmanın ve kovuşturmanın yapılmasının şikâyete bağlı olduğu göz ardı edilmiş ve kanuni temsilciye yapılan tebligatın geçerli olduğu hüküm altına alınmıştır. Bilindiği gibi, şikâyete bağlı suçlarda, şikâyetçinin iradesi önem taşımaktadır, yıllardır süren uygulama bu yöndedir. Bu nedenle, kısıtlı kişilerin iradelerinin dikkate alınması gerektiğine inandığım için bu hükmün MK ve yerleşmiş Yargıtay kararlarına aykırı olduğunu düşünmekteyim.

Kanımca yasada yapılan değişiklik ile uzlaşma yöntemi kısmen de olsa terk edilmekte ve ADR de bir başka yöntem olan pazarlık kabul edilmektedir. Çünkü uzlaşmanın olabilmesi için, yargıda görevli hâkim ve savcı dışında, dışarıdan bir uzlaştırmacının görev alması gerekmektedir. Hâlbuki değişiklik ile uzlaşmanın öncelikle C.Savcısı tarafından gerçekleştirilmesi ilkesi benimsenmiştir. İşte ADR çalışmasının bizzat C.Savcısı tarafından gerçekleştirilmesi, uzlaşma yerine pazarlık yönteminin benimsendiğini ortaya koymaktadır. Eğer C.Savcısı, bu görevi bizzat gerçekleştirmek istemez ise, yani pazarlık yöntemini uygulamak istemez ise barodan bir avukat ismi isteyebileceği gibi avukat olmayan bir hukukçuyu da uzlaştırmacı olarak atayabilecektir. Yani bu kez uzlaşma ilkelerini uygulayacaktır. Ülkemde yaşayan pek çok insan gibi, benimde uzlaşma ve benzeri uygulamalardan ötürü pratiğim bulunmamaktadır. Ancak, iki ayrı yolun, iki ayrı modelin seçilmesinin doğru olmadığını hele hele yapılan bu ikili seçime rağmen uygulanması gereken kuralların ayrıma tabi tutulmamasının bir hata olduğunu söylemek zorunda olduğumu düşünmekteyim. Yoksa pazarlık ya da uzlaşma yöntemlerinin bir birleri ile olan üstünlüğünü en önemlisi hangisinin, ülkemin gerçekleri ile bağdaştığını tartışmak ya da belirtmek benim altından kalkabileceğim bir çalışma değildir.

Kanımca, değişiklik ile oluşturulan bu durumdan ötürü, öncelikle TBB eleştirilerimi sunmakta yarar görmekteyim. Bilindiği gibi, değişiklik öncesinde, uzlaştırmacı görevi, ancak avukatlar tarafından gerçekleştirilebilecek bir görev olarak hüküm altına alınmıştı. Bu nedenle, taraflar ya birlikte bir avukatın uzlaştırmacı olarak atanmasına karar verip bunu soruşturmayı yürüten C.Savcısına bildirmekte ya da taraflar anlaşamadıkları için soruşturmayı yürüten C.Savcısı bir isim bildirilmesini barodan istemekte idi. Bu uygulama, öncelikle, yargılamada görevli C.Savcısı dışında bir kişinin uzlaştırmayı gerçekleştirmesi açısından, pazarlık yöntemi dışında kalan, uzlaşma yöntemine uygun bir davranış olması nedeniyle kanımca daha doğru idi. Üstelik bu yöntem, kanımca onarıcı adalet diye tanımlanan uygulamaya daha yatkındır. Çünkü taraflar kendi ortak iradeleri ile uzlaştırmacıyı görevlendirmektedirler. Böylece, uzlaşmanın temelinde yatan, uzlaştırmacıya güven, sorunu birlikte çözmek, barış halinde yaşama istemi, bu uygulamada somut olarak görülmektedir.

Uzlaştırmada, görevli C.savcısının uzlaştırmacı sıfatı ile görev alamayacağını belirttikten sonra, avukat olmayan hukukçu ile ilgili düşüncelerimi belirtmek isterim. Uzlaşma kurumu ve bu kurum içinde yer alan uzlaştırmacının avukat olması diye bir şart bulunmamaktadır. Çünkü uzlaştırmacının görevi, ne tarafların haklarını korumak nede varılan sonucun yasa maddelerine uygun olmasını sağlamaktır. Uzlaştırmacı, tarafların görüşmelerinin gerçekleşmesi, bu görüşmelerden bir sonuç alınması ve uzlaşması için gayret sarf eder. Bu görevi nedeni ile birkaç temel kural dışında hukuk bilmesine gerek yoktur. Onun bilmesi gereken, uzlaşma toplantılarının yürütülmesi ile ilgili olan bilgi ve becerilerden ibarettir. Buna rağmen bizde olduğu gibi bazı ülkelerde, bu görevin avukatlar tarafından yapılması hem kural olarak hem de uygulamada benimsenmiştir. Diğer bir anlatımla, vazgeçilmez bir şart olmamakla beraber, uzlaşmanın avukatlardan seçilmesi ilkesi, mesleğin ekonomik çıkarları açısından kazanılmış bir hak olmasa bile bir avantaj idi. Yaşadığımız günlerde, gerek birey olarak gerek meslek olarak kazanılmış bir ekonomik avantajın, bir başkası ile hem de hiç mücadele etmeksizin paylaşılmasına rıza gösterilmesine aklım ermemektedir. Ekonomik yararları savunmak eskiden olduğu gibi ayıp sayılmadığına ve Avukatlık Yasasına göre bunu sağlamakta meslek odasının görevi olduğuna göre, bu avantajı kaybetmiş olmayı hem de bizden kaynaklanan hatalar nedeniyle kaybetmeyi içime sindirememekteyim.

Benim kanıma göre, öncelikle avukatlara verilmesi gereken uzlaşma kültürünün verilmesi için gereken çaba barolarca, eğitim kurumlarınca vb gösterilmemiştir. Yasanın yürürlüğe girmesinden önce ve sonra bu konuda çalışan kişiler Yenisey hoca ve birkaç kişi ile sınırlı kalmıştır. Uzlaşma kültürünün topluma yayılması için ise hiçbir çaba sarf edilmemiştir.

TCK ve CMK nın değişmesi söz konusu olması ile Yargıtay pek çok davayı sonuca bağlamamış ve bekletmiştir. Yasa değişince bu davaları topluca karara çıkarmış ve uzlaşma yönünden yeniden değerlendirilmesini hükme bağlamıştır. İlk kez çek yasası ile uygulamada gördüğüm hala yadırgadığım bir tutumla TCK ve CMK değişikliğinde de görüşülmekte olan bir yasaya dayalı olarak Yargıtay karar vermekten kaçınmıştır. Unutulmaması gereken bir noktayı görmezden gelmiş ve TCK ya da MK nın kaç yıldır değiştirilmesi için çalışıldığını unutmuştur. Yargının tek dayanağının hüküm anındaki yasa olduğu gerçeği yerine yasamaya ve yürütmeye ilişkin bazı kaygıları benimsemiştir. Bu tutumun sonucu olarak, yerel mahkemelerde bir anda uzlaşma kurallarının uygulanması gerektiği belirtilen pek çok dava oluşmuştur.

Uzlaşma kurallarının uygulanması gereken pek çok dava demek pek çok uzlaştırmacı avukata gereksinim var demek olduğuna göre, baroların özellikle ilişkilerin daha kopuk yaşandığı Ankara, İstanbul gibi büyük kent barolarının bu konuda gereken hazırlıkları çok önceden sağlaması gerekiyordu. Ancak, yapılan hazırlık ile ilk anda doğan ihtiyaç bir birini karşılamadı ve yargının istediği organizasyon sağlanamadı.

Ayrıca, yerel mahkemeler, uzlaşma hükümlerini uygulamak yerine taraflara şikâyetten vazgeçmeyi önerdi ve eğer uzlaşma olursa şikâyetten vazgeçmeye göre işlem yaptı. Eğer uzlaşma istenmiyor ise, bunu zapta geçirmekle yetindi. Topluma uzlaşma kültürü verilmediğinden, Yargıtay’dan sadece uzlaşma açısından bozuk olarak gelen pek çok dosyada, önceki hükümle mahkûm olmuş sanıklar bile avukatlarının uyarılarına rağmen hala beraatlarını talep ettiler ve uzlaşmaya yanaşmadılar.

Uzlaşma yerine şikâyetten vazgeçme yöntemi C.Savcılığınca da benimsendi.

Gerek hâkimler gerekse C.Savcıları uzlaşma ile daha doğrusu ADR ile yetkilerinin ellerinden alındığı kanısına düştüler ve geleneksel bir davranış modelini seçerek uzlaşmaya karşı çıktılar.

Kanımca TBB ve barolar, yukarıda saydığım konularda gereken çalışmaları yapmalı, örneğin C.savcıları ya da hâkimler tarafından uzlaştırmacı talep edildiğinde hiçbir aksamaya yer vermeden gereken görevlendirmeyi hem de uzlaştırmacı eğitimi almış kişileri görevlendirerek gerçekleştirmeli idi. Ayrıca, tarafları temsil eden avukatlara da uzlaşmaya katılmanın yararları ve uzlaşma boyunca uygulanması gereken hukuk kurallarına ilişkin bilgiler verilmeli ve elde edilmesi gereken beceriler kazandırılmalı idi. Kısaca, meslek odaları, uzlaştırmayı başlatacak meslektaşların bilgi ve becerilerini arttırmalı, uzlaşmanın başlaması için gereken talebin artmasına neden olmalı, uzlaştırıcı avukatın seçimini taraf avukatlarının yapabilmesi için gereken önlemleri almalı, örneğin uzlaştırmacının öz geçmişini, eğitimini, uzlaşmada gösterdiği başarı ya da başarısızlıkları izleyebileceğimiz listeleri hazırlamalı, en önemlisi, taraf avukatına bu seçimin kendisi tarafından gerçekleştirilmesinin, uzlaşma kültürüne ve tarafların yararına bir davranış olduğu anlatılabilmeli idi.

Bunların yapılmamış olması nedeni ile kaybettiklerimizin bilincinde olmak ve yanı zararlara yol açmamak bile meslek açısından olumlu bir davranıştır. Bu nedenle, yeni düzenlemeye göre, uzlaştırmacılık görevinin uzlaştırmacı avukatlar dışında, önce bizzat C.Savcıları tarafından gerçekleştirileceği, eğer C.Savcıları bu görevi yapmak istemezler ise, avukat olmayan hukukçuları da uzlaştırmacı olarak atayacaklarını unutmamak zorundayız.

Avukat olmayan hukukçuların bu görevi yerine getirmelerinde uzlaşma kurumu açısından bir sakınca bulunmadığı düşüncesindeyim. Hatta bazı ülkelerde, avukatlık görevi üstlenmemiş emekli hâkimlerin, savcıların ve noterlerin bu tür görevlere öncelikle atandıkları belirtilmektedir.

Ancak, burada, baroya kaydını yaptırmamış, bu nedenle meslek kuralları ile sınırlandırılmamış bir rakiple karşı karşıya kaldığımızı, unutmamalıyız. Avukat olmayan hukukçu, onurlu davranmayı ilke edinmiş olsa bile, yaptığı işle ilgili olarak ekonominin kurallarına göre davranmak zorunda olduğunu bilmektedir. Bu nedenle, bu kişi, en azından, reklâm sınırlarına ulaşmasa bile bir tanıtım çalışması yapacak hatta haksız rekabet oluşturmayacak şekilde rekabetin kurallarını da uygulayacaktır. En basitinden, uzlaştırmacılık yaptığına ilişkin bir broşür bastırabilecek bunu, öncelikle C.Savcısı ve hâkimlere bir sonraki aşamada da ise taraf temsilini gerçekleştiren avukatlara ulaştıracaktır. Bu yasalara uygun ve aklın emrettiği gayret bile, avukat olmayan hukukçu ile avukat arasında en azından tanıtım açısından bir farkın doğmasına neden olacaktır.

Kanımca TBB meslektaşlarımla avukat olmamış hukukçular arasında doğması kaçınılmaz bu dezavantajı değerlendirmek ve çözüme kavuşturmak zorundadır. Çözüm için yasa değişikliği gibi, aşılması güç bir hedef belirlemek yerine var olan yasa çerçevesinde nelerin yapılması gerektiğini tartışmak ve buna göre çözüm üretmek bence en akılcı yol olacaktır.

Yapılan bu değişiklik ile tartışma konusu olan bir husus daha doğrusu dolaylı olarak çözüme kavuşturulan bir husus olan, diğer kanunlarda yer alan soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda, uzlaşma kurumunun uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin soru artık. CMK nın 253/2 maddesi hükmü ile çözüme kavuşturulmuştur.

Yasa prensip olarak soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçları uzlaşma kapsamında değerlendirmiş olmasına rağmen 253 madde de yapılan değişiklikle maddenin 3 fıkrasına “ Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez” hükmünü getirerek, bu konuda bir istisna yaratmıştır.

Yasanın 253 maddesi 4 fıkrası ile adli kolluk görevlisine görev verilmiştir. Verilen bu görev konusunda unutulmaması gereken en önemli husus;253/4 madde ile adli kolluk görevlisine verilen görevin, sadece tebligatın yapılması ile ilgili olduğudur. Bu görevin uzlaşmayı kapsamadığıdır. Bu açıklamayı yaparken, günümüzde uygulamadan, bir an önce dönülmesi gerektiğini ve kolluk görevlileri tarafından yapılan soruşturmada, tarafların barışarak ya da kolluk görevlileri tarafından barışmaları sağlanarak, hiç başvuru yapılmamış gibi işlem kapatmak yerine, kolluk görevlilerinin uzlaşmaya hiç karışmaması gerektiğini eğer taraflar anlaşmış iseler şikâyetten vazgeçme işleminin yapılması ile yet inilmesi gerektiğini ve yapılan işlemin C.Savcısı tarafından kontrolüne olanak verilmesinin şart olduğunu söylemek gerekmektedir.

Yasanın 255 maddesi failin birden fazla olması halini düzenlemiştir. Buna karşılık 253/7 maddesi ise mağdurun birden fazla olması halini düzenlemiştir. Eğer fail birden fazla ise, uzlaşmadan yararlanmak isteyen ve uzlaşan her bir fail için diğer faillerin uzlaşıp uzlaşmadığına bakılmaksızın uzlaşma uygulanır hâlbuki mağduru birden fazla olması halinde tüm mağdurlarla uzlaşmanın sağlanmış olması gerekir mağdurların her hangi birinin uzlaşmayı kabul etmemesi uzlaşmayı uygulanamaz hale getirir

Uzlaşma prosedürünün başlayabilmesi için, savcılık tarafından yapılan uzlaşma önerisinin taraflarca kabul edilmesi gerekir. Uzlaşma prosedürünün başlaması ile birlikte, zamanaşımı durur. Yasanın eski halinde de zamanaşımının duracağı belirtilmiş olmasına rağmen değişiklik ile bu konu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde hükme bağlanmıştır. Yeni 253/21 maddesine göre “Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenden birine ilk uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihten itibaren uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı ve en geç uzlaştırmacının raporunu düzenleyerek Cumhuriyet Savcısına verdiği tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma koşulu olan dava zamanaşımı işlemez.”

Uzlaşmanın başlamasından itibaren 30 günlük süre içinde uzlaşma bitirilmelidir. Zorunlu hallerde savcılık tarafından bu süreye 20 günlük bir ek süre verilebilir. Bu süre içinde taraflar uzlaşmış iseler uzlaşma C.savcısının onayına sunulur. C.Savcısı “uzlaşmanın tarafların özgür iradelerine uygun olduğu kanısına varırsa ve edimin hukuka uygunluğuna karar verir ise” onaylama yetkisini yerine getirir. Eğer onaylama yapılmış ise, soruşturmaya yer olmadığına karar verilir. Eğer onaylanmamış ise soruşturmaya devam edilir.

Uzlaşmanın sonuçsuz kalması halinde yeniden uzlaşmaya gidilemeyeceği yasa tarafından açıkça belirtilmiştir. Kanımca, uzlaşmanın savcılık tarafından onaylanmaması hali de uzlaşmanın sağlanamaması hallerinden biridir. Bu durumda da tarafların tekrar uzlaşma yapmaları mümkün değildir. Buna karşılık tarafların yıllardır uyguladığımız klasik yöntemi uygulayarak uzlaşmanın ikiz kardeşi olan şikâyetten vazgeçme ve Avukatlık Kanunun 35/a maddesine uygun olarak hazırlanan sulh ile olayı çözüme kavuşturmaları olasıdır. Bu yöntemin uzlaşma yöntemine başvurmadan da uygulanması olasıdır. Üstelik burada savcılığın onaylama hakkı bulunmamaktadır.

Değişiklik ile getirilen yeni maddeye göre tarafların uzlaşmayı ret etmiş olması halinde, taraflar en geç iddianamenin hazırlandığı tarihe kadar uzlaşma tutanağını C.savcısına sunarak uzlaşma hükümlerinden yararlanabilirler. Burada da yukarıda belirttiğimiz gibi, şikâyetten vazgeçme yokunu ve Av.K 35/a maddesini hatırlatmakta yarar bulunmaktadır.

Daha öncede söylediğim gibi yasanın bu hale dönüşmesinde üç faktör rol oynamıştır. Bunlardan biri savcıların görev alanında daralma oluşması ve bunun yetki kaybı olarak değerlendirilmesi, ikincisi, avukatlara karşı güvensizlik üçüncüsü ise avukatların hazırlıksız yakalanmasıdır. Hâlbuki bunların bir kısmı belirli kesimin düşüncesidir. Bir kısmı ise, Yargıtay dâhil olmak üzere yargının tamamının yerel mahkemelerin iş yükünün artmasına neden olmasıdır.

Yasanın gerek eski hali gerekse yeni hali uzlaşma toplantılarının gizliliğini ve uzlaşma toplantılarında yer alan hususların ileride delil olarak kullanılmaması ilkesini benimsemiştir. Toplantıları savcı yöneteceğine göre, sanığın uzlaşma toplantılarının gizliliğine ilişkin düşüncelerinin ne olacağını sizlerin tahminlerinize bırakıyorum. Böylesi bir durum sanık açısından uzlaşmanın istenmemesi halini doğuracağı gibi savcıyı da zor durumda bırakacaktır. Çünkü savcılar bir birini izleyen iki aşamada, bir birlerine taban tabana zıt iki ayrı rolü benimsemek zorunda kalacaklardır.

C.Savcısının uzlaşma yapısı içinde yer almasına olanak veren, C.Savcısı ile uzlaştırmacının görüşmesi, uzlaştırmacının C.Savcısından talimat alması, Uzlaştırmacının ücretinin C.Savcısı tarafından takdir edilmesi, değişiklik ile getirilen ve kanımca kabul edilmesi mümkün olmayan bir konudur.

Uzlaşma toplantılarına tarafların bizzat ve/veya vekil veya müdafi ile katılması zorunludur. Aksi takdirde uzlaşma olmaz.

Yasanın eski halinde olduğu gibi uzlaşmanın yapılması gerektiği halde yapılmamış olduğu kovuşturma aşamasında anlaşılırsa bu maddeleri uygulamak mahkemenin ve yargıcın görevidir.

Yapılan değişiklik ile uzlaşma sonucu verilecek kararlar için kanun yolunun açık olduğu hükme bağlamıştır.

ÖZETLE, Yapılan değişiklik bazı aksaklıkları, boşlukları gidermiştir. Ancak, savcıları uzlaşmanın odak noktası haline getirerek, kanımca uzlaşma kurumunun gelişmesini engellemiştir.

Yasanın yeni halinde yer alan uzlaştırmacının avukat dışında da atanabileceğine ilişkin kuralın hukuka ve mantığa uygun olduğunu ancak bir meslek mensubu olarak oluşan bu yeni durum nedeni ile aleyhimize oluşacak rekabet koşullarını gidermek için neler yapılması gerektiğine karar vermek ve hemen uygulamak zorunda olduğumuzu düşünmekteyim.