15 Ocak 2014 Çarşamba
YARGITAY 5. CEZA DAİRESİ’NİN 20.06.2013 GÜN 2012 /11197 E 2013/6909 K sayılı kararı
Yargıtay
kararlar dergisinin Kasım 2013 sayısında çıkan bu karar, avukatta kalan yada
hapis hakkı kullanılan vekil eden parası için ZİMMETTEN yargılanmak gerektiğini
hükme bağlamıştır. Bilgilerinize sunulur.
ANONİM VE LİMİTED ŞİRKETLERDE ORTAKLAR İLE YÖNETİM KURULU ÜYELERİNİN BİLGİ ALMA VE İNCELEME HAKKI KARŞISINDA TİCARİ SIR
Av. Ender DEDEAĞAÇ
Bu çalışma Ankara Barosu’nun
Ocak 2014 tarihinde gerçekleştirdiği Kurultay çalışmasında yapmış olduğum sunum
ve eleştiriler dikkate alınarak hazırlanmıştır.
Anayasamızın 167/1
maddesinde devlete ticari sırları korunmak görevi verilmiş olmasına ve gerek
TTK da gerekse diğer yasalarımızda, ticari sırrın korunmasına ilişkin hükümler
bulunmasına rağmen, yasalarımızda ticari sır tanımlanmamıştır. Bu nedenle,
ticari sır tanımı için ilmi ve kazai içtihatlardan yararlanmak gerekmektedir .
Bu tanımlardan birine göre sır; başkaları tarafından daha önce bilinmeyen,
sahibinin de açıklanmamasında yarar gördüğü her türlü bilgidir(1) .Ticari sırrı
tanımlayan tek resmi belge 18.04.2010 tarih ve 27556 sayılı Resmi Gazete’de
yayınlanan Rekabet Kurumu’nun tebliğidir. Bu tebliğe göre; “Ticari sır, teşebbüslerin
faaliyet alanları ilgili olan ve gizli tutma iradesine sahip olduklar, yalnızca
belirli ve kısıtlı bir kesim tarafından bilinen ve elde edilebilen, başta
rakipleri olmak üzere üçüncü kişilere ve kamuya açıklanması halinde ilgili
teşebbüsün ciddi zarar görme ihtimali bulunan her türlü bilgi ve belgedir”
Özet olarak bir tanımı
bulunmasa bile yasalarımızda ticari sırrın varlığı ve bunun korunması gerektiği
tartışmasız kabul edilmektedir. Bu doğru bir davranıştır. Çünkü, sır kapsamında
kalan bilgi ve belgenin bir ekonomik değeri vardır ve bunun bilgi ve belge
sahibinin oluru olmaksızın kullanılması onun ekonomik zararına neden
olmaktadır. Bu ise ticari hayatta var olması gereken dürüstlük kuralı ile
bağdaşmaz. Bu nedenle yasa koyucu, ticari sırların korunmasını, TTK nın 54 vd
maddelerinde düzenlenen haksız rekabete ilişkin maddeler içeriğinde hem giderim
hem de ceza hukuku alanında değerlendirmiş ve hükme bağlamıştır. Yasa koyucu bu
maddeler ile ”tüm katılanlar açısından” “dürüst ve bozulmamış rekabetin”
korunmasını amaçladığını belirtmektedir. TTK nın 54 maddesinin birinci fıkrası
gerekçesine göre, tüm katılanlar, sadece rakipler olarak değerlendirilmemeli bu
kavram ekonomi, tüketici, ve kamu olarak değerlendirilmelidir. TTK 55/d ye göre
“ Üretim ve iş sırlarını hukuka aykırı olarak ifşa etmek; özellikle gizlice ve
izinsiz olarak ele geçirdiği veya başkaca hukuka aykırı bir şekilde öğrendiği
bilgileri ve üretenin iş sırlarını değerlendiren veya başkalarına bildiren
dürüstlüğe aykırı davranmış olur” böylesi bir haksız rekabet, ticari sırların,
yasal deyimi ile iş sırlarının açıklanması anlamına gelmektedir ve kanun
tarafından korunmamaktadır.
Ticari sırrın kanun hükmü
ile korunması anayasa hükmünün gereğidir. Ancak, tartışılması gereken, ticari
sır ile ortağın bilgi alma ve inceleme hakkı arasında yasadan kaynaklanan
çelişkinin nasıl yorumlanması daha doğrusu nasıl uygulanması gerektiğidir.
Çünkü, ortağın bilgi alma ve inceleme hakkının korunması, ortağın, ortaklıktan
doğan diğer haklarının da korunmasının teminatıdır (2). Bu nedenle, ortakların
hukuk, muhasebe, işletme vb bilgilerinin bu hakkı yeterince doğru kullanmasına
yeterli olamayacağını yada coğrafi koşullar nedeniyle zor olacağını düşünen
Yargıtay 11 HD 05.02.1991 gün E 8155 K 574 sayılı kararında, limited
şirketlerde, bilgi alma ve inceleme hakkının, vekil aracılığı ile de
kullanılabileceğini hükme bağlamıştır(3) Yeni TTK bu hakkın kullanılmasını
kolaylaştırmak için …maddesi ile limited şirketlerin genel kurulunda da anonim
şirketlerin genel kurulunda olduğu gibi, vekil aracılığı ile temsilin ve TTK
437/4 maddesinin son cümlesinde ortağın şirketin defter ve belgeler üzerindeki
incelemesinin uzman aracılığı ile yapılmasının mümkün olduğunu hükme bağlayarak
eski TTK dan farklı bir tutum izlemiştir.
Ortakların bilgi alma ve
inceleme hakkı, anonim şirketlerde TTK 437 maddesinde, limited şirketlerde ise
TTK 614 maddesinde düzenlenmiştir.
TTK nın 437/6 maddesine
baktığımızda, yasa koyucunun, bilgi alma ve inceleme hakkının esas sözleşme ile
yada şirket organlarının birinin kararıyla engellenemeyeceğini hükme
bağlayarak, bu hakkın mutlak haklardan olduğunu vurguladığını görmekteyiz.
TTK 437/1 maddesi gereğince,
şirket, ortağın talebi olmaksızın, yasadan doğan yükümlülüğü ile,
-
finansal
tabloları
-
yönetim
kurulunun faaliyet raporunu
-
denetim raporunu
-
kar dağıtım
önerisini
hazırlamaya ve olağan genel
kurul toplantısından 15 gün önce şirket merkezinde ortakların incelemesine hazır
tutmaya hatta masrafı şirket tarafından karşılanmak üzere ortağa örnek vermeye mecburdur.
Ortağın, verilen bu
bilgileri yeterli görmemesi halinde; aynı maddenin ikinci fıkrası gereğince;
-
yönetim
kurulundan şirketin işleri hakkında
-
denetimden ise,
denetimin yapılma şekli ve sonuçları hakkında bilgi istemek hakkına sahiptir.
Gerek yönetim kurulu gerekse
denetim, ortağın bu istemine “hesap verme ve dürüstlük ilkeleri bakımından
özenli ve geçeğe uygun olarak” cevap vermek zorundadır.
Ortak, şirkete yönelttiği
sorular açısından şirketin ticari defterlerini ve yazışmalarını inceleme
talebinde bulunabilir. İnceleme, ticari defterlerin, ve yazışmaların sadece ortağın
yönelttiği soru ile ilgili olan kısmı ile sınırlıdır. Üstelik bu incelemenin
yapılabilmesi için, aynı maddenin 4 fıkrası gereğince, yönetim kurulunun kararı
yada genel kurulun izni gerekir. Maddenin 4. fıkrasında yer alan hüküm, 5 fıkra
hükmü ile birlikte değerlendirildiğinde, ortağın inceleme isteminin kural
olarak genel kurul toplantısı aşamasında yapılması gerektiği sonucu
çıkmaktadır. Çünkü, 5 fıkra ortağa böylesi bir iznin verilmemesi halinde,
ortağın yargıya başvurma hakkının varlığını hükme bağlamanın yanı sıra “mahkeme
kararı, bilginin genel kurul dışında verilmesi talimatını ve bunun şeklini de
içerebilir” hükmü ile prensip olarak incelemenin genel kurul içinde
yapılabileceğini de belirtmektedir.
Yeni TTK nın 437 maddesinde
yer alan bilgi alma ve inceleme hakkı Eski TTK nın 363 maddesinde yer alan
bilgi alma ve inceleme hakkından farklı olarak hükme bağlanmıştır.
Yeni TTK ya göre, bilgi alma
ve inceleme hakkı, yönetim kurulunun ve denetçinin yıl sonunda olağan genel
kurul öncesi hazırlamakla yükümlü olduğu raporların ortağın bilgisine
sunulmasından sonra kullanılmalıdır. Bu hak kullanılırken somut soru yöntemine
başvurulmalıdır. Defter ve belgelerin daha doğrusu yazışmaların incelenmesi,
sorunun içeriği ile sınırlı olmalıdır. Prensip olarak genel kurul huzurunda
gerçekleştirilmelidir. Üstelik bu konuda yargıya başvurulduğunda, basit
yargılama yolu ile yapılacak olan yargılama sonucunda yerel mahkemenin vereceği
karar kesindir.
TTK 437/3 maddesine göre,
ortağın bilgi alma ve inceleme hakkı, “şirket sırrı” ve şirketin korunması
gereken menfaatleri” ne aykırı olamaz. Eğer şirket sırrı ve şirketin korunması
gereken menfaati varsa, şirket bu konuda bilgi vermekten kaçınabilir.
Daha öncede söylediğimiz
gibi, şirket sırrı kavramının ne olduğu konusunda yasal bir tanım olmadığı gibi
bu konuda uygulamaya yol gösterecek örnek yargı kararları da bulunmamaktadır.
Hatta yasanın 54 maddesi işletme sırrı deyimini kullanırken 437 maddesi ticari
sır deyimini kullanarak, kavram kirliliğine yol açmaktan çekinilmemiştir.
Saptayabildiğimiz iki
karardan birinde, şirket muhasebecisinin, öğrenmiş olduğu vergi suçuna ilişkin
bilgileri açıklamasının,şirket sırrının açıklanması olarak kabul edilemeyeceği
çünkü suçun sır olarak korunmasının ilke olarak kabul edilmediği konusundadır
(4). Diğer karar ise bizzat bizim yargılamasına katıldığımız bir dava ile
ilgilidir(5). Bu karara konu olayda ise, defter ve belge incelenmesinin reddine
karar veren genel kurulun kararının iptali istenmiştir. Genel kurul bu istemi
red etmiş olduğu için, açılan genel kurul kararının iptali davası yerel
mahkemece, bu istem için eda davası açılması mümkün iken iptal davası açılmış
oluğu için davanın reddine karar vermiştir. Yargıtay ise bu konuda genel kurul
kararının iptali davasının açılmasının mümkün olduğuna karar verilmiş ve yerel
mahkemenin kararını bozmuştur. Bu karar eski TTK dönemine ilişkin olup, hem eda
davasının hem de genel kurul kararının iptali davasının açılmasının mümkün
olduğun belirtmenin yanı sıra bizim istemimiz olan defter ve belge incelemesini sınır
tanımaksızın kabul etmiş olmasından ötürü o tarihte önemli idi. Ancak bu gün,
yeni TTK 437 nin getirdiği soru ile
sınırlı olma kuralı nedeniyle geçerliliğini kaybetmiştir. Ayrıca belirtmek
isteriz ki, bizim kanımıza göre, ortada bir genel kurul kararı varken bunun
iptali sağlanmadan bir başka dava açılamaz. Üstelik yargı genel kurul yerine
karar almaya yetkili olmadığına göre, genel kurul kararının iptali kararı
vermenin ötesinde bir eda kararı da veremez.
Cevaplanması gereken soru,
bu gün, şirket hangi nedenlere dayalı olarak şirket sırrı yada korunması
gereken menfaat kuralından yararlanarak incelemeden ve bilgi vermekten kaçınabilecektir.
Yıllık faaliyet raporunda ve
denetçi raporunda yer alması gereken bilgileri vermekten kaçınamayacağını
tartışmasız kabul etmek zorunluluğumuz bulunmaktadır. Çünkü, şirkete hayat
veren TTK bu iki raporun düzenlenmesini emretmektedir. Ortak bu konuda,
kanundan doğan bilgi alma hakkını kullanmaktadır. Aynı maddeye göre, ortak kar
dağıtımı konusunda da bilgi alma hakkına sahiptir.
Yönetici ile şirket arasında
vekalet akdinin olduğu kabul edildiğine göre, yöneticiyi, şirket adına
denetlemek yetkisine sahip olan ortak, şirket sırrı ve şirket menfaati ilkeleri
ile bağdaşmak kaydı ile, vekalet akdinin, vekilin hesap verme borcu kapsamında
kalan konularında da bilgi alma ve inceleme hakkına sahiptir.
Bu aşamada özellikle dile
getirmek istediğimiz bir husus, şirket yönetiminin karlılık konusunda bilgi
vermek ve inceleme yapılmasına katlanmak zorunda oluşudur. Bilindiği gibi,
ticaret şirketlerin kuruluşunda temel amaç kar etmektir. Diğer bir anlatımla,
yönetici, TBK 506 maddesinin ikinci fıkrası gereği, şirketi karlı olarak
çalıştırmak görevini üstlenmiştir. Burada karlılığın nasıl değerlendirileceği
sorusu akla gelebilir, bunun cevabı ise aynı maddenin üçüncü fıkrasında yer
almaktadır. Bu maddeye göre, karlılık, “benzer alanda iş ve hizmet üstlenen
basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış” ilkesi ile belirlenebilir.
Bunu somut olarak ifade etmek gerekirse, aynı sektörde aynı koşullarla çalışan
işletmelerin ortalama karlılık oranı kıyas için done olarak kabul edilebilir(6).
Bundan az bir karlığın gösterilmesi halinde ise, karlılığın yıl sonu raporunda
yer almasının zorunlu olmasından yararlanılarak, TTK 437 maddeden istifade
ederek gereken soru sorularak istenilen bilgiye ulaşılabilinir. Zaten,
servetini bir şirkete sermaye olarak koyan kişinin amacı karlı bir yatırım
gerçekleştirmektir. Bu soru onun amacına erişip erişmediğini kontrol için
yeterli olacaktır. Bunun dışında şirketin gelecekteki durumu için gereksinimi
olan sorular için ise TTK nın 375,377,378 ,381 vb maddelerinde yer alan yönetim
kurulunun zorunlu görevlerinden kaynaklanan konulara ilişkin olarak soru sorma hakkı
kullanılarak gereken bilgiye ulaşabilir.
Tüm bunların dışında, ortak,
her hangi bir konuda bilgi alma ve inceleme hakkının önlenmesinden ötürü
yargıya başvurmak zorunda kalırsa, hakim, şirketin menfaati ile ortağın
menfaatini karşılaştırmalı, özellikle şirketin bu hakkı kullanırken MK 2 ye
aykırı hareket ederek şirketi denetlemekten kaçırmak istediği kanısına
ulaşırsa, ortağa gereken bilgi alma ve inceleme hakkını kullandırmalıdır. Unutulmaması
gereken diğer bir husus ise eğer bir suç sır kavramı ile saklanmak isteniyorsa,
gerek ilmi gerekse kazai içtihatlarda da belirtildiği gibi suç sır kapsamına
girmemektedir(7). Zaten, ortak bu hakkı ya genel kurul önünde kullanacaktır
yada hakimin belirlediği ortam ve şekilde kullanacaktır. Bu hükümler bile
şirketi koruyucu nitelikte hükümlerdir.
Halbuki Eski TTK nın 363
maddesine göre, her hangi bir tarihte somut bir soru olmaksızın ve soru ile
sınırlı olmaksızın ticari defter ve belgeler incelenebilmekte idi. Bu konuda
yargıya başvurulduğu takdirde bu gün olduğu gibi basit yargılama uygulanmaktaydı
fakat bu günün aksine, tarafların, temyize başvurma hakkı bulunmakta idi.
Ortağın bilgi alma ve
inceleme hakkını limited şirketler açısından düzenleyen TTK 614 maddesini
incelediğimizde, ortağın “şirketin bütün işleri ve hesapları hakkında bilgi
vermelerini” şirket müdürlerinden isteyebileceğinin hükme bağlandığını
görmekteyiz. TTK 614 maddesinin yazılımından anladığımız kadarıyla, limited
şirketlerde, olağan genel kurul toplantısı sırasında soru yönelterek bilgi
isteme, genel kurul önünde inceleme yapma gibi sınırlayıcı hükümlerin
olmadığını görmekteyiz. Kanımızca, bu fark limited şirketlerin şahıs
şirketlerine daha yakın konumda olmasından ve adi şirketlere tanınan haklara
daha yakın hak tanınmasından kaynaklanmaktadır.
Limited şirketlerde
müdürlerin bilgi alma ve inceleme hakkına her hangi bir sınır getirilmemiş iken
anonim şirketlerde yönetim kurulunun bilgi alma ve inceleme hakkı yeni TTK nın
392 maddesi ile sınırlandırılmıştır. Bu maddeye göre yönetim kurulu üyesi ve
başkanı kural olarak şirket defter ve belgelerini yönetim kurulu toplantısı
sırasında inceler ve şirket yetkililerinden bu aşamada bilgi alır. Yönetim
kurulu üyesi, yönetim kurulu toplantısının dışında bilgi alma ve inceleme
hakkını kullanmak ister ise, yönetim kurulu başkanından izin alır. Eğer yönetim
kurulu başkanı izin vermez ise, yönetim kurulunun kararı ile o da olmaz ise
yargı kararı ile üye bu hakkını kullanmak için gereken prosedürü tamamlamak
zorundadır. Yönetim kurulunun toplantısı dışında yönetim kurulu başkanı bilgi
almak ve inceleme hakkını kullanmak ister ise, başkan, yönetim kurulundan izin
almak zorundadır. Eğer izin alamaz ise, yargıya başvurmak zorundadır.
Yönetim kurulu başkan ve
üyelerinin bilgi alma ve inceleme hakkını düzenleyen bu maddede yer alan haklar
esas sözleşme ile daraltılamaz ise de genişletilebilir.
Ancak, kabul edemediğimiz
bir durumu dile getirmek gereğini hissetmekteyiz. Şirkete ait defterleri tutmak
görevi yasa ile yönetim kuruluna verilmiş iken şirket muhasebecisinin yada
genel müdürünün rahatlıkla inceleyebileceği bu defter ve belgeleri şirket
yönetim kurulu başkan ve üyelerinin inceleyememesini anlamak mümkün değildir.
Elbette, yönetim kurulunun şirketin işleyişinden kaynaklanan diğer ceza ve
hukuki sorumluluklarını unutmuş değiliz. Ancak defter ve belge üzerindeki
sorumluluğu açık ve tartışmasız olduğu için öncelikle onu dile getirdik.
Eski TTK gerek ortak için
gerekse yönetim kurulu üyeleri için sır saklama yükümlülüğünün ihlali halinde
uygulanması gereken ceza şekli hükme bağlamış olmasına rağmen yeni TTK bu
yöntemi terk etmiş ve cezaların ve tazminatların TTK nın haksız rekabet hükümleri
doğrultusunda çözümlenmesini uygun görmüştür.
1 Bilge, Mehmet Emin, Ticari
Sırların Korunması, 2005 bası, sayfa 19
2 Mineliler Zeynep Yeni Türk
Ticaret Kanununa Göre Limited Şirkette Ortağın Bilgi Alma Hakkı sayfa 14, Kaya
Arslan Anonim Ortaklıkta Pay Sahibinin bilgi Alma Hakkı 2001 bası sayfa 14
3 Mineliler Zeynep age sayfa
16 dip not 16
4 Yrg 8 HD 17.03.1987 gün
1987/1469 E 1987 / 2337 K
Yrg 7 CD 08.04.1987 gün 1986 / 17826 E 1987
/ 4019 K
5 Yrg 11 HD 16.12.1997 gün
1997/7819 E 1997 / 9306 K Kazancı Bilgi Bankası
6 Arslanlı/ Domaniç limited
ve hisseli komandit şirketler 1989 bası sayfa 767
18 Aralık 2013 Çarşamba
Teşekkür
Değerli meslektaşlarım
Blog'un görüntüleme sayısının 350.000 geçtiğini sevinerek öğrendim.
İzleyen tüm meslektaşlarıma teşekkür ederim.
saygılarımla
Av. Ender DEDEAĞAÇ
Blog'un görüntüleme sayısının 350.000 geçtiğini sevinerek öğrendim.
İzleyen tüm meslektaşlarıma teşekkür ederim.
saygılarımla
Av. Ender DEDEAĞAÇ
6 Aralık 2013 Cuma
Fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına ilişkin bir yargıtay kararı
Sizlere sunduğum Yargıtay kararı ıslah ile müddeabihin arttırılmasına ilişkin olup, HMK dönemine ait bir karar olmasına rağmen, "fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması kuralının" varlığını aramaktadır.
Bana kabul edilmez ve yargıcın sorumluluğunu doğuracak, bir karar olarak göründüğünden ötürü, sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2013/8639
K. 2013/21826
T. 25.9.2013
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara,
kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin
takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-karşı davalı kocanın
aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Davalı karşı davacı kadın,01.03.2012 tarihli karşı dava dilekçesinde 1000 lira maddi tazminat talebinde bulunmuştur. 27.03.2012 tarihli ıslah dilekçesiyle maddi tazminat miktarını 30.000 liraya çıkarmak suretiyle ıslah ettiğini beyan etmiş,ıslah dilekçesi davacı karşı davalı kocaya 16.04.2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.Maddi tazminat miktarının ıslah yoluyla artırımı bu hakkın dava dilekçesinde saklı tutulması halinde mümkündür.Davalı karşı davacı kadının 01.03.2012 tarihli karşı dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğunu beyan etmemiştir.O halde maddi tazminat miktarının ıslah yoluyla artırımı mümkün değildir.Mahkemece bu husus gözetilmeden karşı dava dilekçesinde talep edilen miktar aşılmak suretiyle maddi tazminata hükmedilmesi bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan yönlere ilişkin temyiz itirazlarının ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Bana kabul edilmez ve yargıcın sorumluluğunu doğuracak, bir karar olarak göründüğünden ötürü, sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2013/8639
K. 2013/21826
T. 25.9.2013
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara,
kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin
takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-karşı davalı kocanın
aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.2-Davalı karşı davacı kadın,01.03.2012 tarihli karşı dava dilekçesinde 1000 lira maddi tazminat talebinde bulunmuştur. 27.03.2012 tarihli ıslah dilekçesiyle maddi tazminat miktarını 30.000 liraya çıkarmak suretiyle ıslah ettiğini beyan etmiş,ıslah dilekçesi davacı karşı davalı kocaya 16.04.2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.Maddi tazminat miktarının ıslah yoluyla artırımı bu hakkın dava dilekçesinde saklı tutulması halinde mümkündür.Davalı karşı davacı kadının 01.03.2012 tarihli karşı dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğunu beyan etmemiştir.O halde maddi tazminat miktarının ıslah yoluyla artırımı mümkün değildir.Mahkemece bu husus gözetilmeden karşı dava dilekçesinde talep edilen miktar aşılmak suretiyle maddi tazminata hükmedilmesi bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan yönlere ilişkin temyiz itirazlarının ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
28 Kasım 2013 Perşembe
HMK 294 MADDESİNE AYKIRI TUTUM
Av. Ender DEDEAĞAÇ
HMK 294 maddesini değerlendirdiğimizde, yargılamanın ona
ermesini sağlayan usule yada esas ilişkin karardan esasa ilişkin nihai karara
hüküm denildiğini görmekteyiz. Söz konusu maddeye göre, ister usule isterse
esasa ilişkin karar olsun, yargılamayı sona erdiren karar, yargılamanın sona
erdiği duruşmada tefhim olunur. Tefhim, kararın duruşmada hem okunması hem de
tutanağa geçirilmesi yolu ile gerçekleştirilir. Hüküm salonda bulunan herkes
tarafından ayakta dinlenilir. Kanımızca HMK 294/6 maddesi gereği usule ilişkin
nihai karar da ayakta dinlenilmelidir.
Maddede yer alan bu hükümler, yargılamanın açıklığı ilkesine
uygun düzenlenmiş olmasının yanı sıra, yargıya duyulması gereken saygıyı da
dile getirmektedir. Üstelik usul hükümleri kamu düzenine ilişkin olduğu için
uyulması zorunlu krallardandır.
KAMU KURUM VE KURULUŞLARI, KAYBETTİKLERİ DAVALARDAN ÖTÜRÜ KARŞI TARAF VEKALET ÜCRETİ ÖDERKEN KDV HESAPLANMASINI, STOPAJ KESİLMESİNİ VE KENDİ ADLARINA MAKBUZ DÜZENLENMESİNİ İSTEYEBİLİR Mİ?
Av. Ender DEDEAĞAÇ
Bazı kamu kurum ve kuruluşları, kaybettikleri davalardan ötürü, karşı taraf vekalet ücret öderken, karşı tarafın avukatının kendilerine makbuz kesmesini zorunlu kılmaktadır. Üstelik kesilecek bu makbuzda, KDV hesaplanmasını şart koştuğu gibi, stopaj kesintisi de yapılmasını talep etmektedir.
Eğer, kuruma yapılan talebiniz bu nedenlerle olumsuz
karşılanırsa, vekil edene ilişkin iş bu alacağın tahsili için icra işlemlerine
başladığınızda ise, icra memurunun işlemini şikayet yolu ile önlemeye
çalışmaktadır.
Bu yazımda yaşamış olduğum somut bir olayı ve bu konuda
verilen mahkeme kararını sizlerle paylaşmak istedim.
Kuruma, alacağın ödenmesi için yapmış olduğum başvuru,
yukarıda da belirttiğim gibi, makbuz kesme şartına bağlanarak geri çevrildi.
Talebin geri çevrilmesi üzerine kuruma tekrar başvurarak, talebimin
gerekçelerini dile getirdim. Kurum kendi bünyesi içinde düzenlenen, harcama
yönetmeliğini gerekçe göstererek istemimi tekrar geri çevirdi.
Bu işlemlerden sonra, icra takibine geçtim. Bu takibe
şikayet yolu ile karşı koymak istediler.
Şikayet nedeni ile açılan, davada, gene merkezi harcama
genel tebliğini hukuksal neden olarak gösterdiler.
Onların bu davranışı karşısında;
-
Önce, İİK 33 maddesi gereği, ilamlı icrada
itiraz sadece, itfa,ihmal ve zamanaşımı konuları ile sınırlı olarak yapılabildiğini,
onların itirazının ise bu yönde olmadığını dile getirdim.
-
Daha sonra, karşı taraf vekalet ücretinin HMK
323.1.g maddesi ve Yargıtay kararları doğrultusunda, davanın tarafı olan davalı
asıla ait olduğunu belirttim.
-
Avukatın müşterisinin kendi vekil edeni olması
nedeni ile avukatın VUK 236 maddesi gereği makbuzu ancak bu kişiye
kesebileceğini belirttim.
-
Davayı kaybeden kamu kurum ve kuruluşuna bir mal
satmadığıma ve bir hizmet yapmadığıma göre, KDV yasası 1/1 maddesi gereği kurum
için KDV hesaplamamın mümkün olmadığını dile getirdim.
Yaptığım bu savunma nedeni ile henüz gerekçeli kararı
yazılmamış ise de Anklara 4 İcra Hukuk Hakimliği 2013/887 E sayılı dosyası ile
şikayetin reddine karar verdi. Karar dava değeri nedeni ile kesin olduğu için
de sizlerle gerekçeli kararı beklemeden paylaşmak istedim.
21 Kasım 2013 Perşembe
AVUKATLIK KANUNUNUN 164 MADDESİNDE DÜZENLENEN AKDİ VEKALET ÜCRETİ İLE İLGİLİ AYKIRI BİR GÖRÜŞ
AV. Ender DEDEAĞAÇ
Avukatlık kanunu 164 maddeye göre, yargı kararı ile akdi vekalet
ücreti tespit edilirken davanın değerinin para ile ölçülebilir olup olmadığına
bakılır. Eğer para ile ölçülebilir bir değer söz konusu ise, söz konusu
maddenin
“değeri para ile ölçülebilen dava ve
işlerde asgari ücret tarifelerinin altında olmamak koşuluyla ücret itirazlarını
incelemeye yetkili merci tarafından davanın kazanılan bölümü için avukatın
emeğine göre ilâmın kesinleştiği tarihteki müddeabihin değerinin yüzde onu ile
yüzde yirmisi arasındaki bir miktar avukatlık ücreti olarak belirlenir. (Değişik
4. cümle: 5043 - 13.1.2004” bölümü uygulanmalıdır.
Maddenin
bu haline baktığımızda avukatlık ücretinin belirlenmesinde ana kriter olarak
-
Asgari ücretin altında olmamak kaydı ile
-
kazanılan bölüm dikkate alınarak
-
Avukatın emeği dikkate alınarak
-
İlamın kesinleştiği tarihteki müddeabihinin değerinin yüzde onu ile yüzde
yirmisi
Kriterlerinin
alındığını görmekteyiz.
Bu
maddenin yapısı içinde yer alan “İlamın kesinleştiği tarihteki müddeabihin
değerinin” ifadesinin ne anlama geldiğinin genelde yanlış değerlendirildiği
kanısında olduğumuzu belirtmek isteriz.
Pek
çok kişi “ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabihin değeri”nden, davanın
sonunda kurulan hüküm fıkrasında yer alan kazanılan ve kaybedilen değeri
anlamaktadır. Böylesi bir yorum yanlıştır.
Çünkü,
“müddeabih” in sözcük anlamı “dava
olunan şey”dir.
Bu
durumda, kişisel kanımıza göre, ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabihten,
davanın başlangıcında beyan olunan yani dava dilekçesine yazmış olduğumuz, dava
olunan değerde/ müddeabihte, bir uyuşmazlık olması halinin yasa koyucu
tarafından dikkate alındığını ve taraflar arasında ücret sözleşmesi
imzalanmamasından ötürü hakim tarafından ücret saptaması yapılacak ise,
tarafların beyan ettiği müddeabihin yani dava değerine göre değil, üzerinde
mahkemece yapılan araştırma sonucunda elde edilen gerçek dava değerine göre
ücretin saptanması gerektiğini dile getirmektedir. Kanımızca doğrusu budur.
Çünkü, ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabih kavramını, davanın kazanılan
değeri olarak kabul edersek, bu kabule dayalı pek çok hukuksal hatayı da beraberinde
kabul etmiş oluruz.
Bu
hataların başında müddeabih ile, mahkumunaleyh ve mahkumunleh sözcüklerini
karıştırmış oluruz. Çünkü, davanın sonucunda kazanılan yada kaybedilen değeri
bu sözcüklerle anlatmaktayız.
Diğer
bir hata, davayı kaybeden taraf açısından ilamda kazanılan her hangi bir değer
olamayacağı için, bu taraf için ücret saptamak gerektirmeyecektir. Bu ise
ücretsiz iş alma yasağına aykırı bir davranış olacaktır. Halbuki böylesi bir
davranışın yasa koyucunun amacı olmadığı tartışmaya yer vermeyecek kadar açık
bir hükümdür. Üstelik böylesi bir davranış ücretsiz iş alma yasağına dayalı
olarak oluşturulan reklam yasağını da aykırılık oluşturacaktır. Bu ise gerek
disiplin gerekse giderim ve ceza hukuku açısından uygulanması gereken
hükümlerle çelişki doğuracaktır. Hatta, ücretsiz iş alma yasağını yada bu yolla
oluşturulan reklam yasağını delmek istiyorsak bunu geçersiz sözleşme yolu ile
gerçekleştirip söz konusu yaptırımlardan kurtulmak yada en azından kurtulmayı
düşünmek mümkün olacaktır.
Tüm
bunların yanı sıra bu yöntemin uygulanması ile vergi kaçakçılığına olanak
tanımak da mümkün olacaktır.
Olayı,
davayı kısmen kazanan açısından değerlendirdiğimizde de benzer sonuçlara
ulaşırız. Müddeabihin yani dava olunan değerin küçük bir kısmını kazanan için
de durum davayı kaybedene yakın sonuçlar doğuracaktır. Bu kişi ücretsiz iş
almış gibi olacak,ve yasaklara aykırı davranmış sayılabilecektir.
Bu
madde sadece, davanın tamamını kazanan taraf için doğru ücretin saptanmasına
yol açacaktır.
O
halde, ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabih kavramından ne anlamamız
gerekecektir sorusuna bir cevap aramak gerekecektir. Kanımızca, yasa koyucu,
yargı yolu ile akdi vekalet ücretinin saptanmasında, aynen sözleşme ile akdi
vekalet ücretinin saptanmasında olduğu gibi, uyuşmazlığın başında ki dava
değerini hesaplamanın ana kriteri olarak kabul etmiştir. Çünkü, tarafların
uyuşmazlığın başlangıcında yani davanın açıldığı tarihte davanın sonucunda ki
kazanılan değeri bilmeleri mümkün değildir Bu nedenle sözleşme ile oluşan akdi
vekalet ücretinde dava dilekçesinde yer alan dava değerinden başka bir kriterin
esas alınması da mümkün değildir. O
halde yargı yolu ile saptanacak olan ücrette de aynı kriterin alınması hem
mantıklı hem de adildir.
Bu
kez ilamda kesinleşen müddeabihin ne anlama geldiğini belirtmek zorunluluğu
bulunmaktadır. Kanımızca, uyuşmazlığın başında yani dava açılırken tarafların
belirlediği değer yerine yargılama sırasında Harçlar Kanunun emredici hükmü de
dikkate alınarak hakim tarafından saptanan gerçek değer, yargı yolu ile
saptanacak olan akdi vekalet ücretinin hesaplanmasında dikkate alınmalıdır.
Zaten
HMK dan kaynaklanan karşı taraf vekalet ücret/yasal vekalet ücreti hesaplaması
yapılırken de aynı kritere başvurulmakta, hükümle birlikte yargılama gideri
kapsamında kalan yasal vekalet ücretine hükmedilirken öncelikle tarafların
beyan ettiği değer yerine mahkemece saptanan değer esas alınmaktadır. Ancak
karşı taraf vekalet ücretinin yasal yapısı gereği, bu ücrete hükmedilirken
elbette kazanılan değer ayrıca değerlendirilmektedir.
Bu
açıklamadan sonra Avukatlık Kanununun 164 maddesine göre ücret belirlemesi
yapılırken
-
Gerçek müddeabihin saptanması
-
Bu gerçek müddeabihe göre AAÜT gereği hesaplanması gereken asgari
miktarın saptanması
-
Bunları takiben avukatın emeğinin değerlendirilmesi
Yapılmalı
ve bu saptamalardan sonra mahkemece kabul edilmiş ve karara konu olan dava
değeri müddeabih üzerinden ücret saptaması gerçekleştirilmelidir. Olayı pratik
olarak ifade etmek istersek, Avukatlık Kanunu 164/4 maddesine göre akdi vekalet
ücreti saptanırken, gerekçeli karar yada ilam diye ifade ettiğimiz nihai kararı
gösterir metnin başlangıcında yer alan dava değeri esas alınmalıdır.
Bu
aşamada aklıma gelen bir başka soru, davanın taraf işlemlerinden biri nedeniyle
hüküm kurulmaksızın ilama bağlanmaksızın sona ermesinde ne yapılacağıdır.
Kanımızca, böylesi bir durumda, harçlar kanununda ki ilkeler ışığında, ilamda
yer alması gereken müddeabihin saptaması yapılmalıdır. Yukarıda ki
anlatımlardan anlaşıldığı gibi bu saptama yapılırken davanın kimin tarafından
kazanıldığının önemi yoktur. Bu aşamadan sonra ise, davaya son veren taraf
işlemi açısından vekilin katkısı değerlendirilmeli ve bunun yanı sıra taraf
işlemi oluşuncaya kadar geçen süredeki emek dikkate alınmalı ve bu emek AAÜT
deki en az değere ek olarak değerlendirilmelidir.
Emeğe
göre değişen oran saptaması özünde akdi vekalet ücretinin içinde yer alan
başarıya göre ücret saptamasının bir yansımasıdır.
Unutmadan
bir husus daha açıklamak isterim; eğer, Avukatlık Kanunu 164 maddeyi davanın
sonucunda kazanılan değere göre uygulamaya kalkarsak, yasada yasaklanan hasılı
davaya iştirak yani sonucundan pay almak yasağına aykırı davranışlara da olanak
tanımış oluruz.
Ben
bu olayı ilk kez bu boyutu ile değerlendirme gereğini duydum. Bu nedenle, katkı
ve eleştirilerinizi beklemekteyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)