avukatlık ücreti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avukatlık ücreti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2014 Çarşamba

AVUKATLIK ÜCRETİ VE YARGITAY 13 HUKUK DAİRESİ’NİN 2013/15124 E ve 2013/29427 K SAYILI KARARI HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM Av. Ender DEDEAĞAÇ


Bu yazıda izlerle, Yargıtay 13 Hukuk Dairesi’nin bir kararı ile akdi vekalet ücreti hakkında ki bir düşüncemi paylaşmak istiyorum.

1 / Öncelikle akdi vekalet ücreti hakkındaki düşüncelerimi belirtmek isterim.

Akdi vekalet ücreti, davanın başında kararlaştırılan bir ücrettir. Bu ücretin parasal sınırları Avukatlık Kanunu 164. maddesinde; AAÜT altında olamayacağı, dava değerinin % 25 ini aşamayacağı olarak belirlenmiştir. Parasal sınırların dışında, hasılı davaya iştirak gibi diğer sınırlarda yasa koyucu tarafından hükme bağlanmıştır.Bu sınırlara uygun olarak yapılan ücret sözleşmesi geçerli bir sözleşmedir.

Eğer taraflar arasında geçerli bir ücret sözleşmesi yoksa, mahkeme bu ilkelerle birlikte, aynı maddede belirtilen, ücretin sözleşmeye bağlanmaması halinde uygulanması gereken koşulları da göz önüne alarak akdi vekalet ücretini belirlemelidir.

Mahkeme önce, akdi vekalet ücretinin davanın başında belirlendiği gerçeğini unutmamalıdır. Bu nedenle, Avukatlık Kanunu 164 maddesinde yer alan “davanın kazanılan bölümü” ifadesini doğru değerlendirmesi gerekmektedir. Akdi vekalet ücreti davanın başında belirlendiğine göre, sözleşmenin olmaması nedeniyle hakim tarafından belirlenecek olan akdi vekalet ücretinin de davanın başındaki koşullar dikkate alınarak belirlenmesi gerekir. Bu nedenle, davanın başında kazanılan bölüm bilinemeyeceğine göre, dava sonunda oluşan bu değeri, ücret uyuşmazlığının çözümünde esas almak hakkaniyete uygun bir davranış olmamaktadır.

Kanımızca bu ifadenin yasada yer almasının nedeni, aynı madde içinde yer alan “avukatın emeğine göre” belirlenir hükmünü somutlaştırmaktır. Avukat ile vekil eden davanın başında bir araya gelip ücret sözleşmesi yaptığında, avukat AAÜT nin üstünde bir ücret belirlerken, davanın zorluğunu yani göstereceği emek ve başarı kriterini göz önüne almaktadır. Hatta avukat zaman zaman ve yasanın olanak verdiği ölçüde başarı şansına dayalı sözleşmeler de yapmaktadır.

Zaten yasa koyucu, sözleşme yapılmamasını avukatın aleyhine olarak değerlendirerek hüküm kurmuştur. Çünkü, yasa, sözleşme yapıldığında dava değerinin yani müddeabihin %25 ine kadar avukatlık ücreti kararlaştırılacağını hükme bağlarken, sözleşme yapılmaması halinde bu tavanı % 20 olarak belirlemiştir. Birde hesaplamayı kazanılan değer üzerinden yaparsak, hakkaniyetle bağdaşmayan sonuçlara ulaşırız. Örneğin davanın kaybedilmesi halinde davacı avukatına akdi vekalet ücreti olarak hiçbir ücret ödenmeyecektir. Aynı şey davanın tamamen kazanılması halinde davalı avukatı için geçerli olacaktır. Böylece, ücretsiz iş alınmaz yasağı bizzat yasa koyucu tarafından delinmiş olacaktır. Hem de, hileli davranışlara olanak verecek şekilde uygulanabilecektir. Örneğin, kazanma koşuluna dayandırdığım davalarda, ücret sözleşmesi yapmaz isem ve davayı kaybettiğimde, açacağım akdi ücret davasını da kaybedeceğimden ötürü, vekil edenden ücret talep etmeyeceğim sözümü yerine getirdiğim gibi, disiplin hukuku yönünden baroya vergi hukuku yönünden ise vergi dairesine karşı sorumlu olmayacağım. Bunu kabul etmek mümkün olmayacağından ötürü, kazanılan değer üzerinden akdi vekalet ücreti oluşturmakta mümkün olmamalıdır.

Bu kez aynı madde içinde yer alan “kesinleşen müddeabih” kavramından ne anlamak gerektiğini de ifade etmekte yarar bulunmaktadır. Bilindiği gibi, dava dilekçesinde yer alan dava değeri yani müddeabih, davacıyı, davalıyı ve hakimi bağlamaz. Hakim davacının, davalının talebi ile yada resen dava değerini belirler ve yargılama giderlerinden olan harcın tamamlanmasını sağlayarak davaya devam eder. Kesinleşen dava değeri yani müddeabih hakimin taraf talebi yada resen yapacağı belirlemeden sonra ortaya çıkan değerdir. Tüm yargılama giderleri bu değer üzerinden hesaplanır. Buna rağmen davacının harç ödemekten kaçınmak için düşük değer gösterdiği bilinen bir gerçektir.İşte yasa koyucu, bu gerçeği dikkate alarak, dava değerinin düşük gösterilmesi nedeni ile avukatlık ücretinin avukatın aleyhine oluşmasını önlemek açısından kesinleşen müddeabih demiştir. Avukatın hakim tarafından belirlenecek olan akdi vekalet ücretinin saptanmasında, hakim tarafından kesin olarak kabul edilen dava değerinin yani müddeabhin esas alınması gerektiğini hükme bağlamıştır.

Aksini düşünmek yasa koyucuyu dil bilim hatası yapmış olarak kabul etmek demektir ki bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Çünkü, yasa koyucu, eğer kazanılan değerin hesaplamada ana kriter olarak alınması gerektiğini düşünse di, hesaplamanın mahkum-ün-leh üzerinden  yapılması gerektiğini söyleyerek daha basit bir cümle ile sonuca giderdi.

Yasada yer alan “davanın kazanılan bölümü” ve “avukatın emeği” ifadeleri birlikte değerlendirildiğinde, mahkemeler tarafından belirlenen akdi vekalet ücretinin, hiçbir şekilde, “davanın kazanılan bölümü dikkate alınarak hesaplanmaması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Hakim tarafından, avukatlık ücret belirlenirken, hakim öncelikle kesinleşen
müddeabihe yani davanın gerçek değerine bakmalı bunu takiben avukatın emeğini göz önüne alarak, gerçek dava değerinin %10 nu ila % 20 si arasında bir değeri belirlemelidir.

2 / Yargıtay 13 Hukuk Dairesi’nin kararına sonuç olarak katılmaktayım

Yargıtay 13 Hukuk Dairesi’nin kararını bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, kararda “Haksız olarak azledilen avukat, takip ettiği her dava için avukatlık ücretinin tamamına hak kazanır (Avukatlık Kanunu 174/2 maddesi) Avukatın bu ücret alacağı kapsamında, müvekkili ile arasında yapılan ücret sözleşmesi gereğince hesaplanan vekalet ücreti ile yasanın 164/son maddesi gereğince aksine sözleşme yapılmadığı için avukata ait olacağı açıklanan ve hasma tahmil edilmesi gereken ücretinde bulunduğunda duraksama olmamalıdır.” Hükmünün yer aldığını görmekteyiz. Bu hükme bende katılmamaktayım. katılmaktayım Ancak, söz konusu kararda yer alan “….yasanın 164/son maddesi gereğince aksine sözleşme yapılmadığı için avukata ait olacağı…” ifadesinde yer alan “aksine sözleşme yapılmaması” şartının yasanın son değişikliğinden önce yasada bulunduğunu ancak, değişiklik ile kaldırıldığını belirtmek isterim. Bu nedenle günümüzdeki uyuşmazlıklarda, sözleşmede aksine hüküm bulunup bulunmadığını aramak doğru bir davranış olmayacaktır.

Her ne kadar karşı taraf vekalet ücreti ile ilgili görüşlerim uygulamada yer alan görüşlerden farklı ise de onu sizlerle daha sonra paylaşmak isterim





21 Kasım 2013 Perşembe

AVUKATLIK KANUNUNUN 164 MADDESİNDE DÜZENLENEN AKDİ VEKALET ÜCRETİ İLE İLGİLİ AYKIRI BİR GÖRÜŞ

AV. Ender DEDEAĞAÇ


Avukatlık kanunu 164 maddeye göre, yargı kararı ile akdi vekalet ücreti tespit edilirken davanın değerinin para ile ölçülebilir olup olmadığına bakılır. Eğer para ile ölçülebilir bir değer söz konusu ise, söz konusu maddenin

“değeri para ile ölçülebilen dava ve işlerde asgari ücret tarifelerinin altında olmamak koşuluyla ücret itirazlarını incelemeye yetkili merci tarafından davanın kazanılan bölümü için avukatın emeğine göre ilâmın kesinleştiği tarihteki müddeabihin değerinin yüzde onu ile yüzde yirmisi arasındaki bir miktar avukatlık ücreti olarak belirlenir. (Değişik 4. cümle: 5043 - 13.1.2004” bölümü uygulanmalıdır.

Maddenin bu haline baktığımızda avukatlık ücretinin belirlenmesinde ana kriter olarak
-          Asgari ücretin altında olmamak kaydı ile
-          kazanılan bölüm dikkate alınarak
-          Avukatın emeği dikkate alınarak
-          İlamın kesinleştiği tarihteki müddeabihinin değerinin yüzde onu ile yüzde yirmisi
Kriterlerinin alındığını görmekteyiz.

Bu maddenin yapısı içinde yer alan “İlamın kesinleştiği tarihteki müddeabihin değerinin” ifadesinin ne anlama geldiğinin genelde yanlış değerlendirildiği kanısında olduğumuzu belirtmek isteriz.

Pek çok kişi “ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabihin değeri”nden, davanın sonunda kurulan hüküm fıkrasında yer alan kazanılan ve kaybedilen değeri anlamaktadır. Böylesi bir yorum yanlıştır.

Çünkü,  “müddeabih” in sözcük anlamı “dava olunan şey”dir.

Bu durumda, kişisel kanımıza göre, ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabihten, davanın başlangıcında beyan olunan yani dava dilekçesine yazmış olduğumuz, dava olunan değerde/ müddeabihte, bir uyuşmazlık olması halinin yasa koyucu tarafından dikkate alındığını ve taraflar arasında ücret sözleşmesi imzalanmamasından ötürü hakim tarafından ücret saptaması yapılacak ise, tarafların beyan ettiği müddeabihin yani dava değerine göre değil, üzerinde mahkemece yapılan araştırma sonucunda elde edilen gerçek dava değerine göre ücretin saptanması gerektiğini dile getirmektedir. Kanımızca doğrusu budur. Çünkü, ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabih kavramını, davanın kazanılan değeri olarak kabul edersek, bu kabule dayalı pek çok hukuksal hatayı da beraberinde kabul etmiş oluruz.

Bu hataların başında müddeabih ile, mahkumunaleyh ve mahkumunleh sözcüklerini karıştırmış oluruz. Çünkü, davanın sonucunda kazanılan yada kaybedilen değeri bu sözcüklerle anlatmaktayız.

Diğer bir hata, davayı kaybeden taraf açısından ilamda kazanılan her hangi bir değer olamayacağı için, bu taraf için ücret saptamak gerektirmeyecektir. Bu ise ücretsiz iş alma yasağına aykırı bir davranış olacaktır. Halbuki böylesi bir davranışın yasa koyucunun amacı olmadığı tartışmaya yer vermeyecek kadar açık bir hükümdür. Üstelik böylesi bir davranış ücretsiz iş alma yasağına dayalı olarak oluşturulan reklam yasağını da aykırılık oluşturacaktır. Bu ise gerek disiplin gerekse giderim ve ceza hukuku açısından uygulanması gereken hükümlerle çelişki doğuracaktır. Hatta, ücretsiz iş alma yasağını yada bu yolla oluşturulan reklam yasağını delmek istiyorsak bunu geçersiz sözleşme yolu ile gerçekleştirip söz konusu yaptırımlardan kurtulmak yada en azından kurtulmayı düşünmek mümkün olacaktır.

Tüm bunların yanı sıra bu yöntemin uygulanması ile vergi kaçakçılığına olanak tanımak da mümkün olacaktır.

Olayı, davayı kısmen kazanan açısından değerlendirdiğimizde de benzer sonuçlara ulaşırız. Müddeabihin yani dava olunan değerin küçük bir kısmını kazanan için de durum davayı kaybedene yakın sonuçlar doğuracaktır. Bu kişi ücretsiz iş almış gibi olacak,ve yasaklara aykırı davranmış sayılabilecektir.

Bu madde sadece, davanın tamamını kazanan taraf için doğru ücretin saptanmasına yol açacaktır.

O halde, ilamın kesinleştiği tarihteki müddeabih kavramından ne anlamamız gerekecektir sorusuna bir cevap aramak gerekecektir. Kanımızca, yasa koyucu, yargı yolu ile akdi vekalet ücretinin saptanmasında, aynen sözleşme ile akdi vekalet ücretinin saptanmasında olduğu gibi, uyuşmazlığın başında ki dava değerini hesaplamanın ana kriteri olarak kabul etmiştir. Çünkü, tarafların uyuşmazlığın başlangıcında yani davanın açıldığı tarihte davanın sonucunda ki kazanılan değeri bilmeleri mümkün değildir Bu nedenle sözleşme ile oluşan akdi vekalet ücretinde dava dilekçesinde yer alan dava değerinden başka bir kriterin esas alınması da mümkün değildir.  O halde yargı yolu ile saptanacak olan ücrette de aynı kriterin alınması hem mantıklı hem de adildir.

Bu kez ilamda kesinleşen müddeabihin ne anlama geldiğini belirtmek zorunluluğu bulunmaktadır. Kanımızca, uyuşmazlığın başında yani dava açılırken tarafların belirlediği değer yerine yargılama sırasında Harçlar Kanunun emredici hükmü de dikkate alınarak hakim tarafından saptanan gerçek değer, yargı yolu ile saptanacak olan akdi vekalet ücretinin hesaplanmasında dikkate alınmalıdır.

Zaten HMK dan kaynaklanan karşı taraf vekalet ücret/yasal vekalet ücreti hesaplaması yapılırken de aynı kritere başvurulmakta, hükümle birlikte yargılama gideri kapsamında kalan yasal vekalet ücretine hükmedilirken öncelikle tarafların beyan ettiği değer yerine mahkemece saptanan değer esas alınmaktadır. Ancak karşı taraf vekalet ücretinin yasal yapısı gereği, bu ücrete hükmedilirken elbette kazanılan değer ayrıca değerlendirilmektedir.

Bu açıklamadan sonra Avukatlık Kanununun 164 maddesine göre ücret belirlemesi yapılırken

-          Gerçek müddeabihin saptanması
-          Bu gerçek müddeabihe göre AAÜT gereği hesaplanması gereken asgari miktarın saptanması
-          Bunları takiben avukatın emeğinin değerlendirilmesi

Yapılmalı ve bu saptamalardan sonra mahkemece kabul edilmiş ve karara konu olan dava değeri müddeabih üzerinden ücret saptaması gerçekleştirilmelidir. Olayı pratik olarak ifade etmek istersek, Avukatlık Kanunu 164/4 maddesine göre akdi vekalet ücreti saptanırken, gerekçeli karar yada ilam diye ifade ettiğimiz nihai kararı gösterir metnin başlangıcında yer alan dava değeri esas alınmalıdır.

Bu aşamada aklıma gelen bir başka soru, davanın taraf işlemlerinden biri nedeniyle hüküm kurulmaksızın ilama bağlanmaksızın sona ermesinde ne yapılacağıdır. Kanımızca, böylesi bir durumda, harçlar kanununda ki ilkeler ışığında, ilamda yer alması gereken müddeabihin saptaması yapılmalıdır. Yukarıda ki anlatımlardan anlaşıldığı gibi bu saptama yapılırken davanın kimin tarafından kazanıldığının önemi yoktur. Bu aşamadan sonra ise, davaya son veren taraf işlemi açısından vekilin katkısı değerlendirilmeli ve bunun yanı sıra taraf işlemi oluşuncaya kadar geçen süredeki emek dikkate alınmalı ve bu emek AAÜT deki en az değere ek olarak değerlendirilmelidir.

Emeğe göre değişen oran saptaması özünde akdi vekalet ücretinin içinde yer alan başarıya göre ücret saptamasının bir yansımasıdır.

Unutmadan bir husus daha açıklamak isterim; eğer, Avukatlık Kanunu 164 maddeyi davanın sonucunda kazanılan değere göre uygulamaya kalkarsak, yasada yasaklanan hasılı davaya iştirak yani sonucundan pay almak yasağına aykırı davranışlara da olanak tanımış oluruz.

Ben bu olayı ilk kez bu boyutu ile değerlendirme gereğini duydum. Bu nedenle, katkı ve eleştirilerinizi beklemekteyim.








3 Temmuz 2012 Salı

AVUKATLIK ÜCRETİ İLE İLGİLİ BİR ÇALIŞMA

Av. Ender DEDEAĞAÇ



Her ne kadar Avukatlık Kanununun 163. Maddesinde 4667 sayılı kanunla yapılan değişiklikle, “avukatlık sözleşmesi” kavramı yasaya kazandırılmış ise de, söz konusu kavram, avukatın vekil edene, dava ve icra aşamasındaki hukuki yardımlarının vekalet akdi olarak nitelendirilmesini ortadan kaldırmamıştır. Bu nedenle, avukatın yapmış olduğu hukuki yardımdan ötürü hak ettiği ücreti incelerken TBK nın vekalet akdi hükümlerine bakmak zorunludur.

BK 386/3 (Yeni BK 502/3) maddesine baktığımızda, eğer mukavelede ücrete ilişkin bir hüküm varsa ya da yapılan iş nedeniyle ücret alınması teamül ise vekalet akdi sonucunda vekil ücrete hak kazanır hükmünün yer aldığını görmekteyiz. Avukatın gerçekleştirdiği hukuki yardımdan ötürü ücret alması Hititlerden bu yana, kabul görmüş bir uygulama olup Mecellede de bu konuda hüküm bulunmaktadır. Yani teamül haline gelmiştir. Üstelik teamül haline gelmenin ötesinde kanunla ücretin alınması şart koşulmuş, istisnaları gene kanunla belirtilmiştir. Kanunla şart koşulmuştur. Çünkü Avukatlık Kanununun 164/4 maddesine baktığımızda “Avukatlık asgari ücret tarifesinin altında ücret kararlaştırılamaz. Ücretsiz dava alınması halinde, durum baro yönetim kuruluna bildirilir.” hükmünün yer aldığını görmekteyiz. Bu hüküm emredici nitelikte bir hükümdür. Üstelik TBB nin bu konuya ilişkin disiplin kurulu kararlarına baktığımızda, ücretsiz iş alınmasının, açıklanabilir makul bir nedeninin olmasının şart koşulduğunu görmekteyiz. Aksine davranışın ceza verilmesini gerektirdiği gene bu kararlarda yer almaktadır.

Avukatlık Kanununda yer alan bu emredici hüküm nedeni ile avukatın sağladığı hukuki yardımın, yasa gereği mutlaka ücrete bağlı bir yardım olduğunu söyleyebiliriz. Avukatın sağladığı hukuki yardımdan ötürü, oluşan vekalet akdinde, sözleşmenin yazılı yapılmasının ve ücretin belirlenmesinin akdin kurucu unsuru olmadığı, Av. K. 163. Maddesinde yer alan “Yazılı olmayan sözleşmeler genel hükümlere göre ispatlanır.” ve Av. K. 164/4 maddesinde yer alan “…yazılı ücret sözleşmesinin bulunmadığı…” ifadelerinden anlaşılacağı gibi, BK 388 (Yeni BK 504. madde) maddesinde yer alan “Vekalet akdinin şümulü mukavele ile sarahaten tespit edilmemiş ise…” ifadesinden de anlaşılmaktadır.

Her ne kadar avukatın hukuki yardımından ötürü yazılı sözleşme yapılmaması akdin geçerliliğine etki etmiyorsa da, eğer ücret koşulunu da içeren yazılı bir sözleşme yapılmış ise Av.K.164/4 maddesi hükmüne göre asgari ücret tarifesinde belirlenen ücretin altında ve 164/2 maddesi hükmüne göre dava konusu şeyin değerinin yada davaya konu paranın yüzde yirmi beşini aşan şekilde bir ücret kararlaştırılamaz.

Gene Av. K. 164/4 maddesine göre, ücret kararlaştırılmamış ise ya da kanunda sayılan diğer haller doğmuş ve ücret kararlaştırılmamış sayılmakta ise, avukatlık ücreti yargılamaya bağlı olarak belirlenir.

Buraya kadar ifade ettiklerimiz daha önce bu blogda yer alan yazılarımızda size sunduğumuz görüşlerimizdir. Bu yazıda gerek sözleşme ile gerekse yargı yolu ile belirlenen ücretin hangi hukuki yardımları kapsadığı sorusuna cevap aramaktayız.

Av. K. 173 maddesine göre, “Sözleşmede aksine bir hüküm yoksa, kararlaştırılan avukatlık ücreti yalnızca avukatın üzerine aldığı işin karşılığı…”dır. Bu hükmün uygulanabilmesi için, taraflar arasından bir sözleşmenin ve sözleşme içeriğinde kararlaştırılmış bir ücretin var olması gerekir.

Görüldüğü gibi maddenin yazılımına göre, taraflar bunun aksini kararlaştırabilirler yani sözleşmede yer alan ücreti birden fazla işle ilişkilendirebilirler. Kişisel kanımıza göre, elbette böylesi bir ücret belirlemesi söz konusu olacaksa, davalar toplamına göre, bu ücretin asgari ücretin altında bir değeri yada davaların toplam dava değerinin yüzde yirmi beşini aşan bir değeri içermemesi gerekmektedir (Av. K. 164/2 ve 4).

Eğer taraflar arasında yapılan sözleşmede Av. K. 173. Maddesinde belirtilen şekilde, aksine bir hükümle sözleşmede yer alan ücretin birden fazla işi kapsayacağı belirlenmemiş ise, “….mukabil dava, bağlantı ve ilişki bulunsa bile başka dava ve icra kovuşturmaları veya her türlü hukuki yardımlar…” belirlenen ücret kapsamına girmez. Bunlar için ayrıca ücret kararlaştırılması gerekir.

Yasadan yapmış olduğumuz bu alıntıyı, pratik yaşamda yer alan sorularla, zenginleştirmek gerektiğine inanmaktayız.

İlk soru, kanun koyucu “iş” kavramından ne anlamaktadır ? Bir davada hukuki yardım görevi üstlenilmiş olması, bu yardımın nerede başlayıp nerede bittiğini göstermektedir? Günlük yaşamda bu soru, özellikle dava ve davaya ilişkin icra takibi aynı ücret kapsamında mıdır? Şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Açıklamamalarımız taraflar arasında bir sözleşmenin varlığına dayandığı için, böylesi bir problem doğduğunda, sözleşmeden ne anladığımıza bakmakta yarar vardır. Eğer sözleşmede bir hüküm bulunuyorsa ve bu hüküm yasalara aykırı değilse elbette sözleşmede yer alan bu hüküm taraflar arasındaki uyuşmazlığı çözmede dikkate alınacaktır. Eğer sözleşmede böyle bir hüküm yoksa Av. K. 173. Maddede belirtildiği gibi, sözleşmede yer alan ücretin sadece davayı kapsadığını kabul etmek gerektiğine inanmaktayız. Çünkü bu blogda yayınlanan “İlamdaki vekalet ücretine, icra vekalet ücreti istenebilir mi ? “ adlı yazımızda değindiğimiz Yargıtay kararında da belirtildiği gibi, karşı taraf vekalet ücreti uygulaması açısından dava ve icra için ayrı ayrı karşı taraf vekalet ücretine hükmedilmektedir. Eğer Yargıtay’ın görüşü bu doğrultuda ise aynı görüşün akdi vekalet ücreti içinde geçerli olması gerektiğine inanmaktayız. Zaten Yargıtay 4. HD 5.2.1980 gün ve 1979/10104 E 1980 / 1334 K sayılı ilamına baktığımızda, Av. K. 164. Maddesinde belirlenen yüzde yirmi beş tavanı hesaplarken sadece davayı dikkate aldığı, icra takibini dikkate almadığı görülmektedir. Bu karar özünde, iş kavramından davanın ayrı iş, icra takibinin ayrı iş olduğunu dile getirmenin yanı sıra yüzde yirmi beş tavan hesabında da dava ve icranın ayrı ayrı dikkate alınması gerektiğini de ortaya koymaktadır.

Eğer sözleşmede hüküm yoksa kanımızca bu kez, avukatlık ücretinin belirlenmesi için yapılan yargılamada, avukatlık ücreti belirlenirken, gerek dava gerekse icra takibi ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Böylesi bir değerlendirmenin yukarıda belirttiğimiz Yargıtay kararlarına uygun olacağını düşünmekteyiz.

Eğer, davanın açılmasından sonra karşı dava, birleşen dava ya da bir başka ad ile konu ile ilgili yeni bir dava gerek kendi vekil edeni tarafından gerekse karşı tarafça açılırsa, bu davaların ücretinin kararlaştırılan ücrete dahil olmayacağı, Av. K. 173. Maddesinde açıkça hükme bağlanmıştır. Günlük yaşamda bu sorunu çok sıkça yaşamaktayız. Davanın açılmasından sonra, karşımıza çıkan karşılık dava, birleşen dava, ıslah yolu ile dava değerinin arttırılması nedeniyle avukatlık ücretinde oluşan değer farkı çoğunlukla görmezden gelinmekte, ilk kararlaştırılan ücretle iş sonlandırılmaktadır. Özellikle iş davalarında kısmi dava yolunun vazgeçilmez bir alışkanlık olması, ıslah yolu ile son celse dava değerinin arttırılması birlikte uygulandığında, özellikle işveren avukatı gerçek anlamı ile mağdur olmaktadır. Kanımca, burada dava değerinin arttırılması için yapılan ıslah, davayı dava dilekçesi aşamasına götürmektedir. Bu nedenle ıslahın davalı asıla yapılması gerektiğini düşünmekteyim. Eğer bu konuda ki ıslah, davalı asıla yapılırsa, belki yeni bir ücret saptamak mümkün olacaktır. Ancak, dava değerinin ıslah edildiği aşamada, davada yapılması gereken her şey yapılmış olduğu için, davalı buna yanaşır mı? sorusuna olumlu yanıt vermek çok zordur. Eğer davalı ücret sözleşmesini yeni değere göre revize etmez ise, ne olacaktır? Davalının bu davranışı haksız asil anlamına gelecek midir? İşte bu sorulara yanıt bulamamaktayım.

Yargıtay 4. HD 22.12.1976 gün ve 1976/2850 E 1976 / 11209 K sayılı kararını incelediğimizde, avukatın hukuki yardımda bulunduğu tarafın davanın kısmen kabul kısmen red nedeniyle ödemek zorunda kaldığı karşı taraf vekalet ücretinin kararlaştırılan avukatlık ücretinden indirilip indirilemeyeceğinin tartışıldığını görmekteyiz. Tartışma sonucunda ulaşılan karara göre, böylesi bir indirime gidilmesi için, sözleşmede bunun açıkça belirlenmiş olması gerekmektedir. 4 HD bu görüşünü yukarıda belirttiğimiz 5.2.1980 tarihli kararında yer alan “tarafların serbest iradeleri ile avukatlık ücretini belirtilmesine ilişkin bir sözleşme (kamu düzenini bozacak ya da genel ahlak kavramı ile bağdaşmayacak toplum yararına aykırı ve kişi hak ve hürriyetleri ile toplum yararı arasındaki dengeyi sarsacak) bir sonuç doğurmaz görüşü ile birlikte değerlendirmekte ve avukatlık ücretine gerek kanunla gerekse yargı kararları ile getirilen sınırlamaların asgariye indirilmesini ilke edinmekte yarar olduğunu, sözleşme serbestisine olabildiğince geniş yer verilmesinin gerektiğini, düşünmekteyiz.

Özel hukuk alanında, dava ve icra takibinin ayrı ayrı ücrete tabi olduğunu ve ayrı ayrı yüzde yirmi beş değerlendirilmesine konu olacağını belirtik. Aynı değerlendirmeyi ceza davaları için yaptığımızda, Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi (Ankara Barosu’nun Avukatlık Hukuku uygulama örnekleri adlı yapıtında yer alan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 13.05.2008 gün ve 2008/10-101 E 2008 /13 K sayılı kararı), cezada iş kavramının davanın kesinleşme aşaması ile sona erdiğini belirtmemiz gerekmektedir.

Karşı taraf vekalet ücreti ve akdi vekalet ücreti kapsamında KDV nin yer alıp almadığı zaman zaman tartışma konusu olmaktadır. Bu konuda ki uygulamaya ışık tutması açısından, Yargıtay 13 HD 13.02.1996 gün 1996/466 E 1996 / 1329 K sayılı kararı bilgilerinize sunmakta yarar görmekteyim. Söz konusu karara göre, eğer taraflar KDV konusunda anlaşamamışlar ise, AAÜT gereği saptanan ücret ister akdi isterse karşı taraf vekalet ücreti olsun, KDV de içinde olacak şekilde yorumlanmalıdır.

Sn. Baki Kuru’nun Hukuk Muhakemeleri Usulü adlı eserinin 6. bası cilt 5 ve sayfa 5334 ve devamında yer alan kararlara baktığımızda, nafaka gibi, hakimin takdirine dayalı davalarda yargılama gideri kapsamında kalan karşı taraf vekalet ücretine hükmedilirken, Yargıtay 2 HD 22.3.1979 2061/2334 K sayılı kararında, vekalet ücretinin tamamının davalıya yükletilmesi gerektiğine ilişkin karara uygun davranmak gerektiğine inanmaktayız. Gene söz konusu eserin aynı bölümünde, her hangi bir tespit davasında, reddedilen kısmın değeri çok küçük ise bu değer için davalı yararına karşı taraf vekalet ücreti hükmedilmesi gerekmediği yolundaki Yargıtay 3 HD 20.12.1979 7232/7295 K sayılı kararının da yer aldığını hatırlatmakta yarar görmekteyiz.

18 Temmuz 2010 Pazar

Avukatlık Ücreti Açısından Kısmi Dava

Av. Ender Dedeağaç

(Bu yazı www.inisiyatif.net sitesinde 02.06.2009 tarihinde yayınlanmıştır.)
Genelde işveren vekili olduğum için, iş mahkemelerinde açılan davalardan uzun bir süredir şikâyetçiyim. İş mahkemelerinde açılan davalarda, göreve yönelik bir seçim söz konusu olmadığından, kanun yoluna başvurmada bir problem yaşanmadığından, ıslah ya da ek dava yolu ile istenilen amaca ulaşılabildiğinden ötürü öncelikle kısmi dava açılmaktadır. Ancak açılan bu kısmi davalarda, davacı yan adeta fal bakar gibi dava oluşturmaktadır. Davacı istediği tüm haklar için, “fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğunu” beyan etmekte ve somut hiçbir beyanda bulunmak gereğini hissetmeksizin dava açmaktadır. Açılan bu davada ne hikmetse davacı, aylardır almış olduğu aylığın kaç lira olduğunu, hangi yıllarda izin kullandığını, kaç saat fazla mesai yapıp parasını alıp almadığını bilmemekte, tüm bunları tanık beyanlarına dayalı olarak, bilirkişinin saptamasına bırakmaktadır. Kısaca eda davası yerine öncelikle tespit davası açmaktadır. Hatta dava dilekçeleri nerede ise, “x adlı işçi y işyerinde çalışmıştır, işten atılmıştır, kıdem, ihbar, izin, hafta sonu, bayram ve fazla mesai ücretlerini, noksan ödenen aylıklarını istiyorum” şekline dönüşmüştür.
Açılan bu dava, avukatlık ücreti açısından gerek davacının kendisine gerekse davalı vekilinin zararına yol açmaktadır.
İşte bu nedenlerle, bu yazımda zorunlu olarak kısmi davaya ilişkin açıklamalarda bulunulacaktır. Ancak yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, bu yazının gerçek amacı, kısmi davanın avukatlık ücretine etkilerinin neler olduğunu incelemek olacaktır.
Kısmi dava, Sayın Prof. Dr. Baki Kuru’nun Hukuk Usulü Muhakemeleri adlı kitabının 2001 basısının 1529 sayfasında “… tümü ihlal yada inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir” diye tanımlanmaktadır. Buna benzer tanımlar değişik yazılarda ve yargı kararlarında da yer almaktadır. Kısmi davanın varlığı ve tanımı açısından öğretide ve yargı kararlarında farklı bir tanım/yaklaşım bulunmamaktadır.
Gerek bu tanımdan gerekse bugüne kadar edindiğimiz bilgilerden yola çıktığımızda, kısmi davanın bir hak olduğunu görmekteyiz. Bu hakkın kullanımı ile özellikle davacı yan, daha az yargılama gideri, özellikle daha az harç ödeyerek bir hakkın var olup olmadığının yargı tarafından karara bağlanmasını sağlamaktadır.
Davacı bu hakkını kullandıktan sonra, oluşan duruma göre, ek dava açarak, davasının talep kısmını ıslah ederek, davalının iddianın genişletilmesine olur göstermesi ile, veya sulhun değişik şekillerinden örneğin Avukatlık Kanunu 35/A dan yararlanarak, kısmi davasını tam dava haline dönüştürmekte yada hiç davaya başvurmadan ilamsız takip yolu ile yapacağı icra takibi ile tam davada elde etmesi olası hakları elde etmektedir.
Ancak, benim kişisel kanıma göre, davacı, kısmi dava açarak, bir anlamda “eda davası açılması mümkün iken tespit davası açılamaz” kuralına da, bir istisna oluşturmaktadır.
Ayrıca davacı, Anayasa Mahkemesi’nin HMUK’un 87 maddesinin son cümlesinde yer alan “Müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmüne ilişkin iptal kararından sonra oluşan durumdan yararlanarak, kısmi davadan tam davaya geçerken, ıslah yolunu kullanırsa, harç yükümlülüğünden de kaçmış olmaktadır (bu konuda daha geniş bilgi, Yargıtay Tetkik Hakimi Sayın Şahin Çil tarafından adalet.gov.tr sitesinde yayınlanan “Islah Yolu ile Dava Konusunun Arttırılması” adlı yazıda bulunabilir. Söz konusu yazının 4 sayfasında, sayın yazar bu görüşünü 15 nolu dip not olarak gösterilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bir kararına dayandırmaktadır, Ancak internet ortamında yayınlanan bu makalede dip notlar gözükmediği için Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararının tarih ve numarasını sizlere sunmak olanağına kavuşamadım. Makalede aynen “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bir kararında ıslahın yeni bir dava olmadığından söz ederek yeniden harç alınmasına gerek olmadığına karar vermiştir” denilmektedir. Söz konusu yazıda, devam eden cümlelerde yazar kendi fikrini de belirterek uygulamada alınan harcın yanlış olduğu çok açık bir şekilde dile getirilmektedir).
Bir hakkın kısmi dava yolu ile istenilmesinde, usul hukukuna ilişkin kuralların doğru uygulanabilmesini sağlamak, özellikle davalının haklarının kullanılmasını engellememek için, HMUK ta bazı özel hükümlerin bulunduğunu da unutmamak gerekir. Bunların en başında göreve ve kanun yoluna başvurmaya ilişkin kurallar gelmektedir. HMUK 4.maddesine göre, kısmi davada görev, kısmi davadaki müddeabihe yani dava değerine göre saptanmamakta, tam davanın, dava değerine göre saptanmaktadır. Böylece, davanın bölünmesi yolu ile, görevli mahkemenin değiştirilmesine olanak verilmemektedir. Aynı olay, kanun yoluna başvururken de uygulanmakta ve bu hususu düzenleyen HMUK 428.maddesine göre, kanun yoluna başvurulup başvurulmayacağı, tam davanın değerine göre saptanmaktadır.
Özellikle HMUK 4 ve 428 maddelerinde yer alan hükümler nedeni ile davacının, davanın açıldığı aşamada, davanın değerini bildiği buna rağmen bu değerin tamamı üzerinden dava açmak yerine, değerin bir kısmı üzerinden dava açtığının kabulü gerekir. Hatta benim kişisel kanıma göre, kısmi dava açan davacı, kamu düzenine ilişkin olan göreve ait HMUK hükümlerinin doğru uygulanabilmesi açısından, dava dilekçesinde, kısmi dava konusu olarak belirlediği kısmi dava değerinin yanı sıra, tam dava değerini de göstermek zorundadır. Ancak yazının başlangıcında da söylediğim gibi, uygulamada özellikle iş davalarında bu emredici hükme hiç uyulmamaktadır.
Kısmi dava açan kişi, noksan harç ödeyerek hazineye karşı sağladığı avantajı, noksan avukatlık ücreti ödeyerek, avukata karşı da sağlamaktadır.
Bilindiği gibi Avukatlık Kanununun 164/2 maddesi, para ile ölçülebilen davalarda, yapılacak sözleşmelerde, avukatlık ücretinin, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinden az, müddeabihin (dava değerinin) % 25 inden fazla olamayacağını kabul etmiştir. Bu nedenle kısmi davalarda, akdi vekâlet ücretinin saptanmasında, bunun sözleşmeye bağlanmasında, bu kurallara bağlı kalınarak, kısmi davada gösterilen müddeabih üzerinden, bir ücret sözleşmesi yapmak zorunluluğu bulunmaktadır. Hâlbuki davacı asılın, bizim ve herkesin bildiği gibi, kısmi davada seçilen değer, gerçek dava değerinden çok düşük bir değerdir. Üstelik yukarıda da belirttiğim gibi, kısmi dava oluşturulurken, tam davanın dava değeri bilinmektedir. Hatta HMUK 4 ve 428 maddeleri gereği dava dilekçesinde belirtilmesi gerekmektedir. Buna rağmen, kısmi dava için Avukatlık Kanununda, özel bir hüküm olmaması nedeni ile avukatlık ücret sözleşmesinin, davacının arzusu ile seçilen küçük değer üzerinden yapılması gerekmektedir. Bunun adil olduğunu, hakkaniyetle bağdaştığını söylemek ise mümkün değildir. Avukat kısmi davayı hazırlarken, tüm bildiklerini değerlendirmekte ve gereken özeni göstermektedir. Avukat için emek açısından kısmi dava ile tam dava arasında bir fark bulunmamaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi kısmi davanın müddeabihi (dava değeri) ne olursa olsun görevli mahkeme ve kanun yollarına başvurma prosedürü tam davadaki değere göre oluşturulmaktadır. Kısmi davanın sonuçlanması ile elde edilen kesin hüküm kısmi davanın tam davaya dönüştürülmesi için seçilen yöntemde kesin delil özelliğini taşımaktadır. Kısmi davanın sona ermesi ile davacı asıl, yukarıda da söylediğim gibi pratik anlamda bir nevi tespit davası kazanmış olmaktadır. Artık kısmi dava ile tespit ettirdiği, tam dava değeri üzerinden hiç korkusuzca yeni bir dava açmak ya da yukarıda belirttiğimiz yollardan biri ile hakkını elde etmek şansına sahiptir. Böyle bir olanak var iken, tamamlayıcı nitelikteki yeni davası için, avukattan yardım istemeye, ona yeni bir ücret ödemeye ne gerek vardır?
Böylesi bir durumda, avukatın emeğinin nasıl koruması gerektiğini düşünmek ve bir çözüme kavuşturmak gerekmektedir. Benim kişisel kanıma göre, öncelikle gerek öğretide kavuşamadım. Makalede aynen “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bir kararında ıslahın yeni bir dava olmadığından söz ederek yeniden harç alınmasına gerek olmadığına karar vermiştir” denilmektedir. Söz konusu yazıda, devam eden cümlelerde yazar kendi fikrini de belirterek uygulamada alınan harcın yanlış olduğu çok açık bir şekilde dile getirilmektedir).
Bir hakkın kısmi dava yolu ile istenilmesinde, usul hukukuna ilişkin kuralların doğru uygulanabilmesini sağlamak, özellikle davalının haklarının kullanılmasını engellememek için, HMUK ta bazı özel hükümlerin bulunduğunu da unutmamak gerekir. Bunların en başında göreve ve kanun yoluna başvurmaya ilişkin kurallar gelmektedir. HMUK 4.maddesine göre, kısmi davada görev, kısmi davadaki müddeabihe yani dava değerine göre saptanmamakta, tam davanın, dava değerine göre saptanmaktadır. Böylece, davanın bölünmesi yolu ile, görevli mahkemenin değiştirilmesine olanak verilmemektedir. Aynı olay, kanun yoluna başvururken de uygulanmakta ve bu hususu düzenleyen HMUK 428.maddesine göre, kanun yoluna başvurulup başvurulmayacağı, tam davanın değerine göre saptanmaktadır.
Özellikle HMUK 4 ve 428 maddelerinde yer alan hükümler nedeni ile davacının, davanın açıldığı aşamada, davanın değerini bildiği buna rağmen bu değerin tamamı üzerinden dava açmak yerine, değerin bir kısmı üzerinden dava açtığının kabulü gerekir. Hatta benim kişisel kanıma göre, kısmi dava açan davacı, kamu düzenine ilişkin olan göreve ait HMUK hükümlerinin doğru uygulanabilmesi açısından, dava dilekçesinde, kısmi dava konusu olarak belirlediği kısmi dava değerinin yanı sıra, tam dava değerini de göstermek zorundadır. Ancak yazının başlangıcında da söylediğim gibi, uygulamada özellikle iş davalarında bu emredici hükme hiç uyulmamaktadır.
Kısmi dava açan kişi, noksan harç ödeyerek hazineye karşı sağladığı avantajı, noksan avukatlık ücreti ödeyerek, avukata karşı da sağlamaktadır.
Bilindiği gibi Avukatlık Kanununun 164/2 maddesi, para ile ölçülebilen davalarda, yapılacak sözleşmelerde, avukatlık ücretinin, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinden az, müddeabihin (dava değerinin) % 25 inden fazla olamayacağını kabul etmiştir. Bu nedenle kısmi davalarda, akdi vekâlet ücretinin saptanmasında, bunun sözleşmeye bağlanmasında, bu kurallara bağlı kalınarak, kısmi davada gösterilen müddeabih üzerinden, bir ücret sözleşmesi yapmak zorunluluğu bulunmaktadır. Hâlbuki davacı asılın, bizim ve herkesin bildiği gibi, kısmi davada seçilen değer, gerçek dava değerinden çok düşük bir değerdir. Üstelik yukarıda da belirttiğim gibi, kısmi dava oluşturulurken, tam davanın dava değeri bilinmektedir. Hatta HMUK 4 ve 428 maddeleri gereği dava dilekçesinde belirtilmesi gerekmektedir. Buna rağmen, kısmi dava için Avukatlık Kanununda, özel bir hüküm olmaması nedeni ile avukatlık ücret sözleşmesinin, davacının arzusu ile seçilen küçük değer üzerinden yapılması gerekmektedir. Bunun adil olduğunu, hakkaniyetle bağdaştığını söylemek ise mümkün değildir. Avukat kısmi davayı hazırlarken, tüm bildiklerini değerlendirmekte ve gereken özeni göstermektedir. Avukat için emek açısından kısmi dava ile tam dava arasında bir fark bulunmamaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi kısmi davanın müddeabihi (dava değeri) ne olursa olsun görevli mahkeme ve kanun yollarına başvurma prosedürü tam davadaki değere göre oluşturulmaktadır. Kısmi davanın sonuçlanması ile elde edilen kesin hüküm kısmi davanın tam davaya dönüştürülmesi için seçilen yöntemde kesin delil özelliğini taşımaktadır. Kısmi davanın sona ermesi ile davacı asıl, yukarıda da söylediğim gibi pratik anlamda bir nevi tespit davası kazanmış olmaktadır. Artık kısmi dava ile tespit ettirdiği, tam dava değeri üzerinden hiç korkusuzca yeni bir dava açmak ya da yukarıda belirttiğimiz yollardan biri ile hakkını elde etmek şansına sahiptir. Böyle bir olanak var iken, tamamlayıcı nitelikteki yeni davası için, avukattan yardım istemeye, ona yeni bir ücret ödemeye ne gerek vardır?
Böylesi bir durumda, avukatın emeğinin nasıl koruması gerektiğini düşünmek ve bir çözüme kavuşturmak gerekmektedir. Benim kişisel kanıma göre, öncelikle gerek öğretide yapılacak yorumlarla gerekse yargıda alınacak kararlarla, kısmi davada, davanın müddeabihinden, tam davanın müddeabihini anlamamız gerektiği belirtilmelidir. Bunun taraflı bir yorum olduğunu biliyorum ama zaten görev ve kanun yollarına ilişkin HMUK maddeleri de aynı yolu benimsemişlerdir. Nasıl tarafların görevsiz mahkemede yargılanma riskini yada kanun yoluna başvurma hakkını ortadan kaldırmanın riskini yok etmek için HMUK ta bu yol benimsenmiş ise, tam dava ile kısmi dava için aynı emeği harcayan avukatın ücretinin saptanmasında ki adaletsizliği ortadan kaldırmak için, bu yol benimsenmeli, onun emeğinin de yok pahasına elde edilmesi önlenmelidir.
Yukarıda ki çözümün yanı sıra, davacı asıl ile avukat arasında oluşturulan ücret sözleşmesi düzenlenirken tam davanın, kısmi davadan sonra kalan kısmı için, kalan kısmın da ilk avukat tarafından takip edileceğine ilişkin bir şart ve buna aykırı davranış halinde uygulanması gereken cezai şart yazılabilinir. Ancak, bu şart yazılırken, davacı asılı dava açmaya zorlayacak sözcüklere yer vermemek gerekir. Çünkü dava açıp açmamak anayasal bir haktır, kanımca bunu çiğneyecek şekilde yapılan sözleşmeler batıldır. Böylesi bir durumda ise, davacı asılın dava açıp açmadığını takip olanağı her zaman doğmayacağından ve kalan hakkını sulh yolu ile alması halinde bunu izlemenin çok güç olacağından ötürü yazılan şart bir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik davacı asıl kalan kısım için sulh, Av.K. 35/a gibi daha pratik bir yol uygulanmasını isteyebilir. Bu durumda ise, ilk kararlaştırılan ücretin, yasada belirtildiği gibi ½ kuralı ile değerlendirilmesi gerekecektir. Bu nedenle de avukatın zararının doğması söz konusu olacaktır.
Davacı asıl böylesi bir istemde bulunmasa bile ek davanın açılması ile davalı taraf ilk celseden önce kabul beyanında bulunarak, karşı taraf vekâlet ücretine ilişkin alacağı yarıya düşürebilir. Aslında uygulamada buna benzer bir yola rastlanmaktadır. Davalı işveren davanın kaybedilmesini anladığında, davacı işçiye haber göndererek, avukatını işe karıştırmamak şartı ile kendisine, davada hüküm altına alınacak paranın altında bir parayı hemen ve nakit olarak ödemeyi önermekte ve bu şekilde kendi yararına bir sonuca ulaşmaktadır.
Bunları önlemek için, kısmi davanın açılması halinde, davalı, karşı dava olarak ya da birleşen dava olarak, olumsuz tespit davası açıp, davayı gerçek değere ulaştırır ve alacağın tümü hakkındaki uyuşmazlık bir davada çözümlenmiş olur.( Baki Kuru Hukuk Usulü Muhakemeleri adlı yapıtının 2001 bası sayfa 1518 ). Böylece avukatlık ücretinde, taraf avukatlarına, akdi ve karşı taraf vekâlet ücretinde, haksızlık yapılması önlenmiş olur. Ancak, hiçbir davalı avukatı, vekil edenini harç ve vekâlet ücreti açısından bir yük altına sokmak istemeyeceği gibi böylesi bir riski de üstlenmek istemeyecektir.
Kanımca, bu durumda düşünülmesi gereken bir başka çözüm ise, kısmi davadan sonra, gerçek dava değerine ulaşmak için açılan dava, bir başka avukat ya da bizzat asıl tarafından açılırsa, ilamın, ilamda adı geçen avukat dışında bir başka avukat tarafından icraya konulmasında, İİK göre, icra müdürlüğünün ihbar yükümlülüğünde olduğu gibi, yasa ile avukat tarafından ya da mahkeme tarafından, ilk avukata ihbar yükümlülüğü getirilebilinir, hatta bu konuda yasal düzenleme sağlanıncaya kadar bu konu meslek kuralı ile çözümlenebilinir. Tabii ki en güzel çözüm olarak, ilk avukatın gerçek dava değeri üzerinden akdi ve karşı taraf vekâlet ücretine hak kazanacağı yasada düzenlenebilir hatta bu tür sözleşmelere izin verilebilinir.
Biz ek davanın kararın kesinleşmesinden sonra açıldığını varsayarak yukarıda yer alan açıklamaları gerçekleştirdik. Eğer ek dava kısmi davanın devamı sırasında örneğin bilirkişi raporlarının gelmesinden sonra açılmış ise, davacı avukat gerek akdi gerekse karşı taraf vekâlet ücreti olarak kendini garantiye almış olacaktır. Buna karşılık davalının avukatının durumu ortada kalacaktır. Ek dava dilekçesini alan davalı asıl, bu ek davayı birleştirme yapılmaksızın kendi takip etmek isteyebilir ve eğer davacının özel bir düşüncesi ve isteği yoksa davalı avukatına ödenmesi muhtemel karşı taraf vekâlet ücretinden kaçınmak için bu isteği kabul etmesi ve davaların ayrı ayrı görülmesini sağlaması çok doğaldır. Böylesi bir durumda, hâkim de resen birleştirme yetkisini kullanmamış olabilir ya da bir kısım davanın avukat eliyle diğer kısmının asıl eliyle görülmesinin yaratacağı kargaşadan kaçınarak bu yolu seçebilir. Böylece birinci davayı bekletici mesele yapan hâkim ikinci bir davayı birinci davaya uygun karar vererek çözebilecektir ve davalı avukatının hakları hiçe sayılacaktır.
Bu durum kesinleşen karardan sonra açılan ek davaya çok benzer niteliktedir. Bunun dışında kalan birleştirme ile aynı dava dosyasında takip edilen ek dava yada ıslah yolu ile talebin değiştirildiği ve bir nevi ek dava açıldığı durumlarda ne olacaktır. Davalı avukatı ıslah ya da birleştirilen ek dava nedeni ile tam davaya bakmakla yükümlü olmasına rağmen arttırılan kısım için bir akdi vekâlet ücreti için, ücret sözleşmesi yapmak olanağını kaçırmıştır. Davadan çekilmenin de bir yararı olmayacaktır. Üstelik onun yapacağı savunma ve temyiz tüm davayı kapsayacaktır. Yani davalı yan gerçek bedeli ödemeden avukatın yardımından yararlanacaktır. Bu durumda sadece yasanın belirlediği akdi vekâlet ücretine hak kazanacaktır. Belki ona bile hak kazanmayacaktır. Çünkü davalı, davalı avukatından böylesi bir yardım istemediğini beyan edecek ve ücret yükü olmadığını savunacaktır (Böylesi bir durumda yargı kararlarının nasıl olacağını merak ediyorum, ancak yorum yapamıyorum).
Belki de, böylesi durumları önleyebilmek, kısmi davanın, tam davaya çıkarılması halinde davalı avukatın hakkını almasını sağlamak için, davalı avukatı kısmi dava için akdi avukatlık sözleşmesini yaparken, sözleşmesini Avukatlık Kanunu yapılan değişiklikten de yararlanarak ücretini yüzde ile belirtmeli, bu yüzdeyi ek dava ve ıslah içinde geçerli hale getirmelidir.