cevap dilekçesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cevap dilekçesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2017 Çarşamba

CEVAP DİLEKÇESİNİN HAZIRLANMASINDA AVUKATIN ROLÜ / GÖREVİ

Av. ENDER DEDEAĞAÇ
Kanımca, biz avukatların en zayıf olduğu konuların başında, cevap dilekçesi hazırlamak gelmektedir. Bunun temel nedeni, hukuki yardım talep eden kişinin, kabul yada kısmi kabul gibi, çözümleri baştan ret etmesidir. Onlara göre, kendileri mutlaka haklıdır. Avukat bu haklılığı ortaya koymalıdır. Yada ne yaparsa yapsın onları haklı çıkarmalıdır.
Kanımızca, davalı olarak savunulmasını isteyen kişiden ilk talep edilmesi gereken şey, dava dilekçesinde yer alan maddi vakıaların doğru olup olmadığı ve bu maddi vakıaların zaman içinde değişikliğe uğrayıp uğramadığı, konularını aydınlatmasıdır.
Bilindiği gibi, davada taraflara yükletilen en önemli görev, maddi vakıaları sunmalarıdır. Eğer bu maddi vakıalar hiç olmamış ise yada daha sonra bir başka maddi vakıanın doğması ile ortadan kalkmış ise, veya o maddi vakıadan sonuç elde etmek davalının iradesine tabi hale gelmiş ise, davacının dayandığı dal kesilmiş olacaktır. Örneklemek gerekirse, davacı, borç doğuran bir belgeyi sunmuş olabilir. Ancak, söz konusu borç, daha sonraki bir tarihte davalı tarafından ödenmiştir. Davalı ödemeye ait belgeyi sunar. Yada davalı zaman aşımı defini ileri sürerek davacının bu hakkı kullanmasını önlemiş olabilir. Bu durumda davacının iddiası hukuki bir sonuç doğurmak imkanına sahip olamayacaktır.
Dava dilekçesinde yer alan maddi vakıalar hakkında yeterince bilgi aldıktan sonra, davalı konumundaki kişiden yeni maddi vakıa bildirip bildirmeyeceğini sormak gerekecektir.
Davada, davalının defi kullanması olanağı varsa, bu husus da, davalıya hatırlatılmalı ve iradesinin ne yönde olacağı saptanmalıdır.
İşte davalıdan elde edilen bu bilgiler, Av. K. gereğince tutulması zorunlu olan görüşme tutanağına kaydedilmelidir.
HMK 129. Maddesinde cevap dilekçesinde bulunması gereken hususlar hükme bağlanmıştır. Bu madde incelendiğinde, cevap dilekçesinin de sunum, gövde ve sonuç bölümlerinden oluştuğunu görmekteyiz.
Ancak, dava dilekçesini hazırlarken yaptığımız gibi, önce gövdenin oluşmasını sağlamak zorunluluğumuz bulunmamaktadır. Davalı, doğrudan doğruya giriş bölümünü oluşturabilir. Çünkü, bu aşamada, dava dilekçesinin giriş bölümünde yer alan bilgiler dışında davalıya düşen görevler;
-          Kendi TC numarasını bildirmek
-          Eğer yurt dışında yaşıyorsa, yurt içinde bir adres bildirmek
Olarak özetlenebilir.
Şimdi, cevap dilekçesinin gövdesini hazırlamak için, davacının sunmuş olduğu maddi vakıalar ile davacının ileri sürdüğü hukuki nedeni karşılaştırmak zamanı gelmiştir. Eğer, davacı, adil yargılanma hakkının kurallarına uygun davranmış ve hukuki nedenini açıkça belli etmiş ise, bu aşamada ilk yapılacak iş, davacının ileri sürdüğü maddi vakıaların bu hukuki nedenin unsurları olup olmadığını, belirlemektir. Eğer, davacı işin kolayına kaçmış ve sadece “ilgili yasalar” gibi soyut bir beyanda bulunmuş ise, dava dilekçesinin içeriğinden davacının hangi hukuki nedene dayandığını bulmak gerekmektedir. Dava dilekçesi ile ilgili açıklamalarda bulunurken, davacının hukuki nedeni belirlemeyerek, bunu hakimin takdirine bırakması, kendi savunmasını zayıflatacağı gibi, davalının hukuki dinlenilme hakkını da ihlal edici bir davranış olduğunu belirtmiş olduğumuzu hatırlatmak isteriz. Özellikle, küçük farklılıklarla birden fazla hukuki kurumun uygulanmasını gerektirecek bir uyuşmazlığın varlığı halinde, dava dilekçesinin hatalı hazırlanması söz konusu olabileceği gibi, hakimin kendi düşüncesine göre, bu benzer kurumlardan birini seçmesi ve bunun sonucunda davanın kaybedilmesi de söz konusu olabilecektir. Davalı da hukuki kurumu kendince değerlendirip, savunmasını ona göre yapacağı için, bu nedene dayalı olarak davalının yada davacının hak kaybına uğraması söz konusu olacağı gibi, davanın uzaması hatta içinden çıkılmaz bir hale gelmesi de mümkün olacaktır.
Dava dilekçesinde olduğu gibi, cevap dilekçesi hazırlanırken de, hukuksal neden ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle, davacı tarafından belirlenen hukuksal nedeni kabul ediyorsak, cevap hazırlamak için aşağıdaki eylemleri gerçekleştirmeliyiz.
Belirlenen hukuksal nedene dayalı olarak, HMK 114. Maddesinde hükme bağlanan, dava şartlarının varlığını kontrol etmemiz gerekecektir. Her ne kadar hak düşürücü sürelere ve dava şartlarına ilişkin, beyanlar yargılamanın her aşamasında ileri sürülebilecek ve hakim tarafından resen dikkate alınması gereken hususlardan olsa da bunu cevap dilekçesi aşamasında değerlendirmekte, usul ekonomisi açısından yarar bulunmaktadır. Ayrıca, avukat olarak, yargılamanın seyrini kendi elimizde tutmak istiyorsak yani yargılamanın aktif süjesinin hakim değil de avukat olmasını arzu ediyorsak bu ve benzeri incelemeleri gerçekleştirmek zorunluluğumuz bulunmaktadır. Bu nedenle, davacı tarafından ileri sürülen maddi vakıalar ve bunların kanıtları dikkate alınarak, dava şartlarını değerlendirmemiz gerekecektir.
Gene aynı nedenlerle, dava dilekçesinde yer alan maddi vakıalar ve kanıtlar dikkate alınarak, HMK 116 maddesinde hükme bağlanan ilk itirazların var olup olmadığını değerlendirmemiz gerekmektedir. Çünkü, HMK 117 maddesi hükmü gereğince, ilk itirazları ileri sürmemiz ancak, cevap dilekçesi ile mümkündür. Bu aşamadan sonra ilk itirazlarımızı ileri sürmek mümkün değildir .  HMK 131/1 maddesi hükmüne göre, cevap verme süresi henüz dolmamış olsa bile cevap dilekçesi verilmiş ise, bu durumda da kalan süre içinde, bir dilekçe ile ilk itirazları sunmak mümkün değildir ( İlhan E Postacıoğlu  ve Sümer Altay Medeni Usul Hukuku Dersleri sayfa 450 ve dip notlarda yer alan Yrg kararları). İlk itirazları, cevap süresinden sonra, ıslah yada karşı tarafın kabulü ile yapmak da mümkün değildir (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 454). İlk itirazların zamanında yapılmaması hali söz konusu ise, bunu hakim resen değerlendirmek ve ilk itirazı değerlendirme dışı bırakmak zorundadır (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 450). 
Üstelik, yargılama gerçekleştirilirken, ön inceleme duruşmasında, ilk olarak hak düşürücü süreler, dava şartları sonra ilk itirazlar dikkate alınacağı için, incelemede ve cevap dilekçesinde yapacağımız sıralama, uygulama ile de bağdaşır olacaktır(Postacıoğlu ve Altay age sayfa 453).
Bu aşamadan sonra, dava dilekçesinde yer alan maddi vakıaları bu kez  davanın esası açısından değerlendirilmesi gerekecektir. Davalı, dava dilekçesinde yer alan maddi vakıaları kısmen inkar ederse, bu inkarı ile birlikte söz konusu inkar edilen maddi vakıaların yokluğu nedeni ile geriye kalan yani inkar etmediği maddi vakıaların talep sonucunu haklı gösterecek nitelikte olmadığını savunmak durumundadır ( Baki Kuru Hukuk Usulü Muhakemeleri sayfa 1759-160 )
Gerek ilk itirazlara ilişkin gerekse maddi hukuka ilişkin itirazların ve defilerin cevap dilekçesinde ve yasal süre içinde bildirilmesi gerekmektedir (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 447 ). Bu bildirimin net bir şekilde yapılması gerekmektedir. Çünkü, cevap dilekçesinde yer alan “sair cevap haklarımızı saklı tutuyoruz” şeklinde ki beyan geçerizdir (Baki Kuru age sayfa1780/ 1820 ).
Yazının başında belirttiğimiz gibi, davacının dayandığı hukuki nedeni bilmek ne kadar hakkımız ise, aynı şekilde, bunu kabul edip etmediğimizi, eğer kabul etmiyorsak dayanılması gereken hukuki nedeni açıklamak da o kadar görevimizdir. Bu düşüncemizi, paylaşan akademisyenlerin bir kısmını ve onların düşüncelerinin özetlerini bu aşamada bilginize sunmakta yarar bulunmaktadır.
“Hakimin maddi olguların hukuki nitelendirmesini (tavsifini, altlamasını) yapmak zorunda olması, onun hukuku uygulamak görevini yerine getirmesinin en önemli koşullarından birini oluştursa da; bu husus vekillerin hukuki sebep hakkında bilime dayalı açıklamalarda bulunarak, mesleki görevlerini yerine getirmelerine engel teşkil etmez” (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 448). Aynı konuyu, dava dilekçesi ile ilgili yazımızda da dile getirdiğimizi hatırlatmak isteriz.( Bu konu Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku sayfa 665ve 668 de ayrıntılı olarak incelenmiştir.)
Eğer, davacının sunduğu maddi vakıaların, davacının dayandığı hukuksal nedenin unsurlarının tamamını karşıladığını ve davacının dayandığı hukuksal nedenin doğruluğunu kabul ediyorsak ve de aynı zamanda bunları sona erdiren maddi vakıalar ileri süremiyorsak, hele hele sunulan delillerle bu maddi vakıaların kanıtlanabileceği gerçeğini de görüyorsak, davayı kabul etmekten başka çaremiz kalmamıştır. Davayı kabul, davayı sona erdiren taraf işlemidir (Baki Kuru age1759 ). Davanın kabulü, cevap dilekçesinde yapılabileceği gibi yargılamanın her hangi bir aşamasında da yapılabilinir (Baki Kuru&Ramazan Arslan&Ejder Yılmaz Hukuk Muhakemeleri Hukuku sayfa 319 )
Davayı kabul eden taraf, davayı kaybetmiş gibi yargılama giderlerine mahkum olur.  Ancak davalı, davanın açılmasına sebebiyet vermemiş ve en geç ilk oturumda kabul beyanını mahkemeye sunmuş ise HMK 312/2 Maddesi hükmüne göre, yargılama gideri ödemekten kurtulur (Baki Kuru sayfa 1759;Pekcanıtez 345; Kuru&Arslan&Ejder age sayfa 319; Tanrıverdi age 659).
Davanın kabulü, davacının onayına yada hakimin karar oluşturmasına gerek olmaksızın davayı sona erdirir (Baki Kuru age sayfa1759). Ancak, hemen hatırlatmakta yarar bulunmaktadır ki, kabule ilişkin gerekçeli karar yazılmalı, tebliğe çıkmalı kanun yollarına başvurmak için gereken yasal süre geçerek kesinleşmesi sağlanmalıdır.
Eğer, maddi vakıaları kabul etmekle birlikte, bunların davanın dayandırıldığı hukuksal nedenin unsurlarını tam olarak karşılamadığını düşünüyorsak, savunmamızı/cevap dilekçemizi bu konuya ağırlık vererek hazırlamalıyız (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 461).
Eğer, davacının dayanmış olduğu hukuksal nedenin yanlışlığına inanıyorsak, bu kez savunmamızı bu yönde geliştirmeliyiz. Yani, sunulan maddi vakıalar ışığında, söz konusu hukuk kurumuna dayanılarak bir dava açılmasının mümkün olmadığını belirtmek zorunluluğu vardır. Bu durumda da davanın reddini istemek mümkündür (Baki Kuru age 1759 vd Postacıoğlu ve Altay age sayfa 462).

Çünkü, davalı, “Sübjektif hukuka vücut veren ve bunların ihlali halinde dava hakkını ve hatta davacının sıfatını meydana getiren maddi hukuka ilişkin maddi olguları, davanın reddini sağlamak amacıyla bildirmek ihtiyacındadır. Maddi hukuka ilişkin bu savunma araçları itirazlar ve defilerdir (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 447).
“Davalının, inkar değil gerçek anlamda savunma niteliği taşıyan,esasa ilişkin “evet ama…” içeriğindeki savunmaları itirazlar ve defilerdir (Bilge Umar hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi ilge sayfa 385 )
 İtiraz ve defilerin neler olduğunu irdelemekte yarar bulunmaktadır.
Daha öncede belirttiğimiz gibi, ilk itirazlarla itirazların karıştırılmaması gerekmektedir. İlk itirazlar HMK 116/1 maddesinde yer alan itirazlarla sınırlıdır. İtirazlar ise, “Maddi hukuka ilişkin savunma sebeplerinin en önemli kategorisini oluşturur. Bir hakkın doğumunu engelleyen veya varlığını ortadan kaldıran bir maddi vakıanın ileri sürülmesi halidir.” (Tanrıverdi age sayfa 661; Postacıoğlu ve Altay age sayta 464 ). Maddi hukuka dayanan savunma vasıtalarından olan itirazları ikiye ayırmakta yarar bulunmaktadır. Bunlardan birisi, bir hakkın doğumuna engel olan itirazlardır, diğeri ise bir hakkı sona erdiren itirazlardır (Baki Kuru age sayfa 1761 ).
Diğer bir anlatımla “İtiraz iki ayrı içerikten birinde olur. 1’ hak engelleyici vakıaya dayanan itirazlar; İstem öne süren istem temeli hukuk normunda (Hak doğuran norm ) bütün vakıaların gerçekleşmiş olmasına rağmen, o normun ön gördüğü hukuksal sonucun (örneğin tazminat isteme hakkının) doğumuna engel olacağı bir diğer hukuk normunda (hak engelleyici norm) öngörülen bir vakıanın ( Hak engelleyici vakıa ) gerçekleşmiş bulunduğu iddiası bu niteliktedir. (Örneğin sözleşme yapılırken akıl hastanesinde olmak ) 2’ Hak düşürücü vakıaya dayanan itirazlar; İstem öne sürenin istem temeli hukuk normunda (hak doğuran norm) aranılan bütün vakıaların gerçekleşmiş olmasına rağmen, o normun öngördüğü hukuksal sonucu (örneğin tazminat isteme hakkını) düşüreceği bir diğer hukuk normunda (hak düşürücü norm) öngörülen bir vakıanın ( hak düşürücü vakıa) gerçekleşmiş bulunduğu iddiası bu niteliktedir. (Örneğin ifa edilecek olan edimin imkansızlaşması )” (Bilge Umar age sayfa 385 )
Buna karşılık defi “….bir kişinin esasında borçlusu konumunda bulunduğu bir edimi, kanunda öngörülmüş özel bir nedene dayanarak yerine getirmekten kaçınmasına imkan veren subjektif bir haktır.” (Süha Tanrıverdi age sayfa  662 Baki Kuru age sayfa 1761). Hak sahibi kullanıp kullanmamakta serbesttir (Postacıoğlu ve Altay age 466 / Von Thur’dan alıntı )
Defiler ile davacının dayandığı maddi olguların inkarına gidilmeksizin, bu olgulardan çıkan hukuki sonuçları bertaraf edecek nitelikteki maddi olgular ileri sürülür (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 464 ). Maddi hukuk anlamında defilerden maksat, bir kişinin esasında borçlusu konumunda bulunduğu bir edimi, kanunda öngörülmüş özel bir nedene dayanarak yerine getirmekten kaçınmasına imkan veren subjektif bir hakkın kullanılmasıdır (Tanrıverdi age sayfa 662)
Kısacası “itiraz maddi bir vakıanın ileri sürülmesi defi subjektif bir hakkın kullanılmasıdır.” ( Tanrıverdi age sayfa 662 )
“Defiler ile itirazlar arasında şu mahiyet farkı  vardır. İtirazda hak ya hiç doğmamıştır (mesela akit batıldır) veya son bulmuştur; yani ileri sürülen vakıa ile dava konusu hakkın yok olduğu(mevcut olmadığı bildirilir. Buna karşılık, defide hak vardır (mevcuttur) fakat davalı, özel bir nedenle (mesela zamanaşımı nedeniyle) o hakkı yerine getirmekten kaçınabilir. (Kuru age sayfa 1762)
Hakim defileri resen dikkate alamaz. Bu nedenle, defilerin savunmanın genişletilmesi yasağından önce ileri sürülmesi gerekir. Aksi takdirde ya karşı tarafın rızası yada ıslah yapmak gerekecektir. (Kuru age sayfa 1768)
Hakim dava dosyasından öğrendiği itirazları resen gözetir. (Kuru age sayfa 1770)
Davalı, davacının dilekçesinden anlaşılabilen itiraz sebeplerini cevap layihasında bildirmese bile, bunları sonradan ileri sürebilir, çünkü, bu itirazlar mahkemece kendiliğinden gözetilir. Buna karşılık, davalı, davacının dilekçesinden anlaşılamayan itiraz sebeplerini, cevap layihasında bildirmelidir, aksi takdirde savunmanın genişletilmesi yasağı ile karşılaşır. ( Kuru age sayfa  1779;Kuru&Arslan&Yılmaz age sayfa 330 )
Defi, şahsi bir hak olduğu için, aralarında teselsül bulunsa bile, davalılardan biri tarafından ileri sürülen defiden diğer borçlular ( müteselsil borçlular) yararlanamaz (Kuru age sayfa 1767 )
Defilere örnek olarak ;
-          Karşılıklı borç yükleyen akitlerde, kendi edimini yerine getirmeyenin, karşı tarafın edimini isteyemeyeceği defi
-          Sözleşmenin geçmişe etkili feshinden doğan defiler
-          Satış bedelinin indirilmesi defi
-          Bağışlayanın ileri sürebileceği defiler
-          Kefilin ileri sürebileceği defiler
-          Hapis hakkı defi
Gösterilebilinir.
İtirazlara örnek olarak ;
-          Ehliyet yokluğu
-          Borç konusunun ahlaka aykırılığı
-          Ödeme, ibra, feragat
-          Edim imkansızlığı
-          Sebepsiz zenginleşmeye konu bir hakkın sonradan elden çıkması
Gösterilebilinir.
( Örnekler için Kuru age sayfa  1761/1770-1776 ile  Postacıoğlu ve Altay age 464 vd bakılabilinir)


Eğer, maddi vakıaların varlığını kabul etmekle birlikte sunulan delillerin ispat açsından yeterli olmadığı sonucuna ulaşmış isek, cevap dilekçemizde, delillerin yeterli olmadığını kanıtlanması gereken hususlar tam anlamı ile kapsamadığını yada kabul edilebilir/caiz delil olmadığını savunmak dışında bir şansımız olmayabilir.
Yukarıda son iki paragrafta yer alan olasılıklar bizi, davanın reddi yada kısmen kabulüne dayalı olarak bir cevap dilekçesi hazırlamaya yönlendirebilir.
Davanın kısmen kabulü halinde, kısmen kabul edilen kısım için dava sona erer (Kuru age sayfa 1759) Böylece, maddi vakıaların ve delillerin bu bölüme ilişkin olanlarının tartışılması zorunluluğunu, dava malzemesinin taraflarca getirmesi gereken davalarda, ortadan kaldıracağı için, bu davranışımız, hem davaların uzamasını, hem de HMK 29. maddesinde yer alan dürüstlük kuralına uygun davranmamızı sağlar. Ebette, yargılama giderlerinin hükme bağlanmasında, bu davranışımız lehimize olarak değerlendirilecektir.
Cevap dilekçesinin gövdesi hazırlanırken, öncelikle dava dilekçesinde yer alan maddi vakıaların takip ettiği sıra doğrultusunda, maddi vakıalara ilişkin cevapların sunulması gerekmektedir. Elbette bu maddi vakıaların kabulü, halinde bunun için delil bildirmek gerekmeyecek ise de bunların kabul edilmemesi halinde cevap vermemek yolu ile yada sunulan cevap dilekçesinde, açıkça inkar yol ile davanın reddini talep mümkündür.
Ancak, davalı söz konusu maddi vakıaların sona erdiğini gösteren savunmayı yapmak istiyorsa, sona ermeye ilişkin maddi vakıanın sunulması aşamasında, sona ermeyi açıklayan maddi vakıaya ilişkin delilini de somutlaştırma kuralı doğrultusunda sunması gerekecektir. (Postacıoğlu ve Altay age sayfa 447)
Davalı, dava dilekçesinde bildirilmemiş olan yeni (karşı) vakıalara dayanarak, davanın reddini isteyebilir (  Kuru age sayfa 1760). Elbette bu yolu seçmiş ise, somutlaştırma kuralı doğrultusunda delil bildirmek zorundadır.
Bilindiği gibi, davanın kabulü ile maddi vakıanın kabulünün doğurduğu sonuçlar birbirinden farklıdır. (Hakan Pekcanıtez&Oğuz Atalay&Muhammet Özekes Hukuk Usulü Hukuku  sayfa 343)Davanın kabulünde, davacının haklılığı davalı tarafından beyan edilmekle, davanın kabul doğrultusunda sonuçlanması sağlanmaktadır. Maddi vakıaların kabulünde ise, bu maddi vakıanın ispatı için delil toplamak zorunluluğu ortadan kalkmaktadır. Elbette bu iki hususun olabilmesi için, dava konusunun taraflarca getirilme ilkesine bağlı dava olması gerekmektedir. Aksi halde hakim davalının davayı kabul beyanı ile bağlı olmadığı gibi, maddi vakıanın kabulü nedeni ile ispat ve delil yükünün yerine getirilmesine ilişkin kuralları uygulamaktan geri durmayacaktır. Hatta gerekirse resen delil toplayacaktır.
Bu aşamada, davaya cevap vermeyerek, davacının bildirdiği tüm maddi vakıaları inkar etme yolunu seçmiş olabiliriz. Bu yolu seçerek, davacının cevaba cevap vermesine olanak vermemiş olacağımız gibi davanın daha kısa süreçte karara bağlanmasını sağlamış oluruz. Ancak, davayı inkar etmekle birlikte, delil göstermek istiyorsak, cevap dilekçesi vermeyi tercih etmenizi önermekteyiz. Çünkü, cevap dilekçesi vermeyerek davayı inkar eden tarafın, inkarla sınırlı kalmak kaydı ile delil bildirme hakkının olduğu hatta resen toplanması gereken delillerin toplanıp toplanmayacağı konusunda HGK kararlarında bile çelişki yaşandığını hatırlamakta yarar bulunmaktadır.(ender dedeağaç bloğspot/ delil sunma vaktini düzenleyen YHGK kararı başlıklı yazı; Postacıoğlu ve Altay age sayfa 470 vd kararlar ; Kuru&Arslan&Yılmaz age sayfa 334)
Gövdeyi oluştururken vermiş olduğumuz, kabul, kısmen kabul yada ret yolundaki kararımız “talep sonucunun” yazılmasını sağlayacaktır.
Cevap dilekçesi, HMK 127/1 maddesi gereği, dava dilekçesinin usulüne uygun olarak davalıya tebliğini takip eden iki hafta içinde, mahkemeye sunulmalıdır (Baki sayfa 1758). Bilindiği gibi, dava dilekçesinin usulüne uygun tebliğ edilmemiş olması, hukuki dinlenilme hakkının çiğnenmesi anlamına gelir (Baki Kuru age sayfa 1758, Pekcanıtez&Oğuz&Atalay age sayfa 342 ve dip nottaki Yrg kararları; Baki Kuru& Ramazan Arslan& Ejder Yılmaz age sayfa 318). Davalının mahkemeye sunmuş olduğu cevap dilekçesi, onun mahkemeden hukuki himaye talep etmesi anlamına gelir ( Baki 1761 )
Her ne kadar Teb.K. madde51 Teb. Tüz. Madde 61 göre, dava dilekçenin tebliği için gereken masraf verilmemiş ise, bunun yerine getirilmesi için süre verilir hükmü yer alıyor ise de (B.Kuru&R.Arslan&E.Yılmaz sayfa 301)HMK döneminde, dava giderleri adı altında, davacıdan gereken gider tahsil edildiği için ve bu dava şartı olduğundan ötürü, bu hükmün br anlamı kalmadığını düşünmekteyiz.
Burada ki mahkemeden kasıt, davanın açıldığı mahkemedir. Ancak, bir başka yerden cevap dilekçesi gönderilecek ise, söz konusu yerde bulunan, davanın açıldığı mahkeme ile görev yönünden eş değerdeki mahkemeden de cevap dilekçesi gönderilebilinir.
HMUK döneminde, kamu kurumları için cevap süresini bir ay olarak düzenleyen hükme, HMK da yer verilmemiştir. Ayrıca, HMUK da yer alan “ek süre” olanağı da HMK da yer almamaktadır.
Bu aşamada, bazı ilmi ve kazai içtihatlarda yer alan, dava dilekçesinin eklerinin gönderilmemesi ile ilgili yaptırımları içeren açıklamaları bilgilerinize sunmakta yarar bulunmaktadır ( Kuru age sayfa 1630; Ejder Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi age sayfa 829; Yrg 8 HD 9.12.1977 gün 1977/2356 E 1997/8285 K kazanci içtihat ). Söz konusu açıklamalara göre, cevap süresinin başlayabilmesi için, dava dilekçesinde yer alan eklerin de davalıya gönderilmiş olması gerekmektedir. Bu eklerden kasıt, dava dilekçesinde somutlaşma kuralı doğrultusunda eklenen deliller anlatılmaya çalışılmaktadır. Kanımızca, HMK 195/1 maddesinde ifade edilen, davacının eklemesi olanaksız olan fakat davanın delili olarak gerekli yerlerden getirilebilmesi için vermesi gereken bilgilerin de doğru olarak verilmesi gerekir. Eğer bunlara ilişkin bilgi yeterince açıklayıcı değil ise de cevap dilekçesinin verilmesi için kanunun düzenlediği sürenin başlamaması gerektiğine inanmaktayız. Çünkü, adil yargılanmanın temel ilkelerinden biride, hukuki dinlenilme hakkı ve bu hak içinde yer alan dava hakkında yeterince bilgi sahibi olma hakkıdır.
Savunmada delil olarak yazılı belgelere dayanılacaksa, bu yazılı belgelere cevap dilekçesinde işaret edilmekle yetinilemez. Ayrıca bu belgelerin asılları ve davacı sayısından bir fazla onaylı örneği eklenmelidir ( Tanrıverdi age sayfa 664 ). Elbette avukat tarafından düzenlenen cevap dilekçelerinde asılların sunulması yerine avukat tarafından onanmış suretlerinin eklenmesi olanağı vardır.
Cevap dilekçesinin havalesi sırasında hakim tarafından yapılması gereken işlemleri ifade eden, HMK 127/1 maddesinin gerekçesine baktığımızda, cevap dilekçesine eklenmesi gereken belgelerin eklenmesinin havale aşamasında hakim tarafından kontrol edilmesi gerektiğinin belirtildiği görülmektedir. Gerekçede aynen “Hakim, havale esnasında cevap dilekçesine eklenmesi gerekli olan örneklerinin mevcut olup olmadığını gözetmesi gerekir. Ancak, bu husustaki bir eksikliğe rağmen havalenin yapılmış olması durumunda, cevap dilekçesi havale anıda verilmiş kabul edilmelidir” açıklamasını içermektedir. Görüldüğü gibi, cevap dilekçesinin eklerini kontrol hakimin, elbette bu konuda yazı işleri müdürüne yetki vermiş ise onun görevidir. Yasa koyucu bu görevin hakim yada yazı işleri müdürü tarafından ihmal edilmesinin sonuçlarına, davalının katlanmasını uygun görmediğinden, davalı tarafından verilen örnek içermeyen yada noksan örnek içeren cevap dilekçesinin usulüne uygun olarak verildiğinin kabulünü uygun görmüştür. Bir an, yasanın aradığı örneklerin mahkemeye sunulması gereken örneklerle sınırlı olarak yorumlamak yanlışına düşülebileceği için, HMK 121/1 maddesini hatırlamakta yarar görülmektedir. Bilindiği gibi, söz konusu maddeye göre, örneklerin davalı sayısından bir fazla olarak verilmesi gerekmektedir. Yani, davalı örnekleri, davacıya ulaştırmakla görevlidir. Kanımızca davalının bu görevi yapmamış olması, cevap süresinin, ekler olmadan başlamaması gerektiğine dair olan inancımızın, cevap dilekçesine örnek eklenmemesi halinde cevaba cevap süresinin başlamayacağına ilişkin olarak tekrar edilmesine yol açacaktır.
HMK 127/1 maddesi, davalının süre uzatılması talebi halinde,davalıya hangi koşullarda ve ne kadar  süre verilmesi gerektiğini hükme bağlamıştır. Yasaya göre;
-          cevap dilekçesinin iki haftalık süre içinde hazırlanmasının çok zor olması
-          yada imkansız olması
hallerinde, davalının başvurusu ile, hakim bir ayı geçmemek üzere cevap süresini uzatma kararı verebilir. Madde gerekçesine baktığımızda, bu sürenin, bir aydan daha az olarak belirlenmesi halinde, davalının tekrar bir süre isteme için başvurmasının mümkün olmadığını görmekteyiz.
Süre verilmesine ilişkin karar taraflara tebliğ edilir. Kanunun düzenlemesinden anladığımız kadarıyla, bu tebliğ taraflara bir hak doğurmamakta sadece bilgi verilmesini amaçlamaktadır.
Süre uzatımının, ne zaman başlayacağı her ne kadar yasada belirtilmemiş ise de, kanımızca bu süre, yasal iki haftalık sürenin bitiminden başlamalıdır ve süre uzatılmasına ilişkin kararda da bu husus açıkça belirtilmelidir.
Süre uzatılmasına ilişkin talebin retti ve bu ret kararının davalıya, davalının yasal süresi olan iki haftalık sürenin bitiminden sonra ulaşması halinde ne olacaktır ? bu soruya cevap bulamadığımızı belirtmek gerektiğine inanmaktayız. Ancak, bu soruya cevap ararken, davalının kötü niyetle hareket ederek, yasal sürenin bitimine doğru süre isteyebileceğini ve mahkeme kararını takip etmeyerek tebligatın posta ile gelmesine yol açacağını diğer bir anlatımla fiilen kendiliğinden süre uzatım kararı varmış gibi davranabileceğini de unutmamak gerektiğine inanmaktayız.
Pek çok adliyede, tarama yöntemine dayalı olarak kayıt oluşturulmaya başlanılmış olması, cevap dilekçesinin ne zaman verildiğine ilişkin problemi ortadan kaldıracak niteliktedir. Buna rağmen, hükümet gerekçesine göre “hakimin havale tarihi” cevap dilekçesinin mahkemeye verildiği tarih olarak kabul edilmektedir. Buna katılmamaktayız. Çünkü, HMK 32. maddesine göre, hakimin yargılamadaki görevi, yargılamanın maddi anlamda sevk ve idaresidir. Bu husus madde gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna karşılık, yazı işleri müdürünün yargılamadaki görevi, şekli anlamda yargılamanın sevk ve idaresidir. Dilekçelerin, havale işlemlerinin yapılması, şekli anlamda yargılamanın sevk ve idaresi olduğuna göre, havale işleminin yazı işleri müdürü tarafından yapılmasında da havale tarihi dilekçenin verildiği tarih olarak kabul edilmelidir. Zaten HMK 159/1 maddesi hükmüne göre de, yazı işlerinin havale yetkisi bulunmaktadır. Ayrıca madde gerekçesine göre de yazı işleri müdürünün hakim tarafından görevlendirilmesi halinde, dosyaya girmesi gereken belgelerin havalesi yazı işleri müdürü tarafından yapılabileceğine göre, yazı işleri müdürünün havale tarihi de cevap dilekçesinin verildiği tarih olarak kabul edilmelidir. Üstelik bu davranış, hakime dosyanın hukuki boyutu üzerinde çalışması için yeterli zamanı ayırmasına olanak verecektir.
CEVABA CEVAP
HMK 141/1 maddesi getirilen yenilikten ötürü, iddianın genişletilmesi yasağı cevaba cevap dilekçesinin verilmesinden sonra başlayacağı için, cevaba cevap dilekçesi, önem kazanmıştır.
İddianın genişletilmesi yasağı başlamadığı için, davalı tarafından verilen cevap dilekçesinin içeriği dikkate alınarak davanın yeniden değerlendirilmesi olanağı elde edilmiştir. Üstelik, yazılı yargılamayı, HMK nın yazılımına ve ruhuna aykırı olarak, sözlü ifadeyi ortadan kaldıran bir biçimde yorumlayan hakimlerin varlığı nedeni ile cevaba cevap dilekçesi ile tanınan bu olanak inkar edilemez bir olanaktır. Ayrıca, bizlerinde, davayı, duruşmalarda çözümlemek alışkanlığı yerine, “dilekçeyi şimdi aldım, inceleyip beyanda bulunayım” yolunu seçmemizden dolayı, uzayan davarlı kısmen de olsa önleyici bir rolü bulunmaktadır.
Cevap dilekçesi ile birlikte, dava dilekçesinde belirlediğimiz hukuki nedenin davalı tarafından benimsenip benimsemediğini anlamak olanağımız ortaya çıkacaktır.
Eğer, davalı hukuki nedenimizi benimsemiş ancak sunulan maddi vakıaların bu hukuki nedenin unsurları olmadığını yada noksan unsur olduğunu savunmuş ise, cevaba cevap dilekçemizde, maddi vakıalarımızı yeniden gözden geçirmek ve varsa hatalarımızı gidermek şansımız doğmuştur.
Her ne kadar iddianın genişletilmesi kapsamına maddi vakıalar girmekte delil girmemekte ise de, maddi vakıaların değiştirilmesi nedeni ile aynı olanak deliller açısından da vardır. Bildirilen yeni maddi vakıa için, dava dilekçesine ilişkin HMK 136/1 maddesinin yollaması nedeniyle HMK 119/1.f maddesinde belirtildiği gibi hangi delilin sunulacağının da somutlaştırma kuralı doğrultusunda, belirtilmesi gerekmektedir.
Kanımızca, düşünülmesi gereken bir soru, maddi vakıalarda bir değişiklik olmamasına karşı, delillerde bir değişiklik yapmak olanağımız olup olmadığına ilişkindir. Kanımızca bunun cevabını, dava ve cevap dilekçesinin içeriğini hükme bağlayan, HMK 119 ve 129. maddelerinde bulmamız mümkündür. Bilindiği gibi, bu maddeler her iki tarafa da maddi vakıa bildirimi ile birlikte delil bildirme hakkı vermiştir. Eğer yeni bir maddi vakıamız yoksa yeni delil bildirme olanağımızda bulunmamaktadır.
Elbette, HMK 145. maddesinin sonradan delil bildirme hakkı yada HMK 31 maddesi doğrultusunda hakimin davayı aydınlatma görevi kapsamında delil bildirme için vereceği ara karara uygun olarak bildirilen deliller bunun istisnasını oluşturmaktadır.
Yukarıda ki düşüncemiz nedeni ile, cevaba cevap dilekçesinde yeni maddi vakıa bildirmediğimiz takdirde, eski maddi vakıalar için yeniden delil bildiremeyeceğimizden ötürü, noksan delil yada caiz olmayan delillerimiz açısından sonradan delil bildirme olanağının varlığına yada hakimin HMK 31 maddesi doğrultusunda alacağı ara karara bağlı olacaktır. Bu ise, davanın aktif süjesi olma özelliğinin yitirilmesi demektir. ( Geniş açıklama için Doç Dr G. Erdönmez Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre delillerin gösterilmesi ve ibrazı İBD Cilt 87 sayı 5 yıl 2013 sayfa 24)
İKİNCİ CEVAP

Cevaba cevap dilekçesinde ki mantığın burada da geçerli olduğunu belirtmek isteriz.

25 Nisan 2011 Pazartesi

6100 Sayılı Yasada Yer Alan Taraf Dilekçeleri

Av. Ender Dedeağaç
Stj. Av. Can Sanal

Not: Bu yazı HMK tasarısı döneminde yazılmış dilekçelere ilişkin metnin yasaya göre güncellenmiş halidir.

Bilindiği gibi 1086 sayılı HUMK’un 72. maddesine göre bir uyuşmazlığa ilişkin yargılamanın başlayabilmesi için, yargıya yapılmış bir talep gerekmektedir. Bu husus HMK tasarısı hazırlanırken de dikkate alınmış ve tasarının 30/1 maddesinde hükme bağlanmıştır. 6100 sayılı HMK ya baktığımızda tasarruf ilkesi başlığıyla kanunun 24/1 maddesinde aynı ilkenin hükme bağlandığını görmekteyiz. Madde metni aynen aşağıya alınmış olup bilginize sunulmuştur.

MADDE 24- (1) Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz.
(2) Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz.
(3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder.

Görüldüğü gibi 6100 sayılı HMK’nın 24. maddesi bir bütün halinde değerlendirildiğinde, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri davalarda, tarafa kimsenin baskı yapmaya hakkı olmadığı gibi hiçbir yargı merciinin yasanın belirttiği istisnalar dışında tarafın kendi serbest iradesiyle başvurusu olmaksızın herhangi bir uyuşmazlığı çözemeyeceği de hüküm altına alınmıştır.

6100 sayılı HMK’nın 24. maddesini incelediğimizde, bu maddenin yasanın 2. bölümünü oluşturan Yargılamaya Hakim Olan İlkeler bölümünde 10 ilkeyle birlikte yer aldığını görmekteyiz. Her ne kadar ilkeler, yabancımız değil ise de, 1086 sayılı HUMK’da bunları bir arada düzenlenmiş olarak görme olanağına sahip değildik. Bu ilkelerin şu anda detaylarına girmemekle birlikte tek tek başlıklarını saymakta yarar görmekteyiz. Söz konusu ilkeler;
— Tasarruf ilkesi
— Taraflarca Getirilme İlkesi
— Taleple Bağlılık İlkesi
— Hukuki Dinlenilme Hakkı
— Aleniyet İlkesi
— Dürüst Davranma ve Doğruyu Söyleme Yükümlülüğü
— Usul Ekonomisi İlkesi
— Hakimin Davayı Aydınlatma Ödevi
— Yargılamanın Sevk ve İdaresi
— Hukukun Uygulanması

olarak sayılmaktadır.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, yargılama 6100 sayılı HMK’nın 24/1 doğrultusunda, mahkemeye başvuruyla başlayacaktır. Davanın özelliğine göre zaman zaman bu başvuru C. Savcılığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı gibi yasayla görevlendirilmiş makamlar ya da kurumlarca yapılmaktadır. Ancak her halükarda, başvuru koşulu yerine getirilmektedir.

Başvuruyu yaptığımız belgeye dava dilekçesi adı verilir. 1086 sayılı HUMK un 178. vd maddeleri, tasarının 123. vd. maddeleri bu konuyu düzenlediği gibi 6100 sayılı HMK’nın 118. vd. maddelerinde de dava dilekçesi hüküm altına alınmıştır. 1086 sayılı HUMK’un 178. maddesine baktığımızda davanın açılmış olabilmesi için dava dilekçesinin mahkeme kalemine kaydının şart olduğunun hüküm altına alındığını görmekteyiz. Bu dönemde yani HUMK’un uygulandığı dönemde özellikle harca tabi olmayan davaların hangi tarihte açılmış sayılacağı, harç yatırıldıktan sonra dava dilekçesinin kaleme teslim edilmemiş olması halinde nasıl bir uygulama yapılacağı gibi konularda uyuşmazlıklar çıkmıştır. Bu uyuşmazlıkların çeşitli yargı kararlarıyla çözümlendiği hatta bir kısım uyuşmazlıklar için herkesi bağlayıcı nitelikte olan YİBKK bile alındığı hepimizce bilinen bir gerçektir. Gerek tasarı, gerekse 6100 sayılı HMK bu konuların çözümünü yönetmeliğe bırakmıştır. Tasarının gerekçesine baktığımızda, bu hususun yönetmeliğe bırakılmasını bilişim alanındaki gelişmelerin yargıya yansıması nedeniyle süratle çözüm üretmenin amaçlandığının belirtildiği görülmektedir.

Ayrıca 6100 sayılı HMK’nın 118. maddesini incelediğimizde, mahkemeye sunulan dava dilekçesinin davalı sayısı kadar örneğinin eklenmesini hükme bağlamıştır. Bu husus da zaten uygulamanın ve 1086 sayılı HUMK un 180. maddesinin emri olup yeni bir düzenleme getirmemektedir.

1086 sayılı HUMK’nın 179. maddesi ve tasarının 124. maddesinde olduğu gibi 6100 sayılı HMK’nın 119. maddesi de bir dava dilekçesinde bulunması gerekli hususları hüküm altın almıştır. Maddenin birinci fıkrasını aynen aşağıya aldığımızda;

Dava dilekçesinin içeriği
MADDE 119- (1) Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:
a) Mahkemenin adı.
b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri.
c) Davacının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası.
ç) Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri.
d) Davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri.
e) Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.
f) İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.
g) Dayanılan hukuki sebepler.
ğ) Açık bir şekilde talep sonucu.
h) Davacının, varsa kanuni temsilcisinin veya vekilinin imzası.

bir dava dilekçesinde yer alan unsurların bu şekilde belirtildiğini görmekteyiz.

6100 sayılı HMK’nın 119/1 maddesi tasarının tekrarıdır. Bu nedenle öncelikle, daha önce sizlere sunduğum HUMK ve Tasarıya Göre Davada Yer Alan Dilekçeler adlı açıklamaları hatırlatmak isterim. Söz konusu yazıda da belirtildiği gibi, dava dilekçesinde yer alması gerekli unsurlar 1086 sayılı HUMK a göre sayıca arttırılmış gibi gözüküyorsa da, aslında uygulamada da davacının T.C. numarası, davanın değeri zaten belirtilen unsurlardır. Elbette mahkemenin adı her dava dilekçesinin başlığı olmaktadır. Aynı zamanda davanın talebi de taleple bağlılık ilkesi nedeniyle dava dilekçesinde kendiliğinden yer alması gereken bir unsurdur. Bu nedenle dava dilekçesinde bulunması gerekli unsurlara ilave gibi gösterilen bu unsurlar, özünde ilave olmayıp uygulamanın kanuna yansımış halidir.

1086 sayılı HUMK 179/6 da yer alan cevap süresinin yazılmasını şart koşan unsur, aynı zamanda yasada 1086 sayılı HUMK un 195. maddesinde 10 gün olarak belirtildiği için uygulamada kullanılmaz hale gelmiş bir hükümdür. Bu nedenle, 6100 sayılı HMK bunu 119. maddenin içeriğinde saymamış, buna karşılık 127/1 maddesi içinde yani cevap dilekçesine ilişkin hükümler bünyesinde hükme bağlamıştır.

Tasarının 124. maddesinin gerekçesine baktığımızda, tasarıyı hazırlayan komisyon tarafından 124. maddenin en önemli özelliklerinin 124/1.e ve 124/1.f ye eklenen unsurlar olduğunun belirtildiğini görmekteyiz. 6100 sayılı HMK’nın 119. maddesi tasarıyla aynı hükümleri içerdiği için, tasarıyı hazırlayan komisyona göre 6100 sayılı yasanın 119. maddesinin 119/1.e ve 119/1.f hükümleri en önemli değişikliktir. Bu konu tarafımdan daha önceki yazıda cevaplandırıldığı için o cevabı aynen alarak bu yazıya eklemeyi tercih ettim. Bu eklenti aşağıda bilgilerinize sunulmuştur:

“Tasarıyı hazırlayanlara göre HMUK 179 ve HMKT 124 arasında fark oluşturan unsurlardan bir tanesinin HMKT 124/f. de yer alan “iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” unsuru olduğu beyan edilmektedir. Üstelik HMKT md.198 gerekçesinde “somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi ilkesi” ile ilgili açıklama yapılırken “...uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek...” amacı ile bu hükmün tasarıda yer aldığı belirtilmektedir.

HMUK 179/3 maddesine baktığımızda,”davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ve delillerinin nelerden ibaret olduğu” hükmünün yer aldığını görmekteyiz. Bu cümle ile HMKT 124/e de yer alan “Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri” ve HMKT 124/f de yer alan “iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” cümlelerini karşılaştırdığımda ben kendi adıma her hangi bir farklılık görmemekteyim. Gerek yasada gerekse taslakta yer alan bu hükümler özünde,

- Davacı iddiasını ispatla yükümlüdür.

- Davacı somutlaştırma yükü ile yükümlüdür.

- Davacı ıslah hariç iddiasını değiştiremez, ilkelerini sağlamaya yönelik hükümlerdir.

Yukarıda da belirttiğim gibi ben bir fark bulamadım. Ancak, HMKT 198 maddenin gerekçesinde yer alan eleştiriden utanç duydum. Çünkü yasa taslağını hazırlayan görevliler, bu açıklamaları ile bir mesleğin tamamını özensizlikle itham etmektedirler. Bu da kabul edilebilir bir eleştiri değildir.

Davada hukuki yorumun hâkime ait olması kuralını da dikkate aldığımızda, dava hazırlığında davacı olarak bizi ilgilendiren en önemli konunun olaylar ve kanıtları bölümü olduğunu belirtmekte yarar bulunmaktadır. Çünkü hukuki yorumda bir hata, yorumun hâkimin görevine girmesi ve iddianın genişletilmesi yasağı ile ilgisi bulunmaması nedeni ile giderilmesi mümkün hatadır.”

6100 sayılı HMK’nın 119/2 maddesine baktığımızda 119/1.a,d,e,f,g dışında kalan hususların eksik olması halinde yani; 1.b de belirtilen davacıyla davalının adı soyadı ve adresleri, 1.c de belirtilen davacının T.C. kimlik numarası, 1.ç de belirtilen tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı soyadı ver adresleri, 1.ğ de belirtilen dayanılan hukuki sebepler, 1.h de belirtilen davacının, varsa kanuni temsilcisinin veya vekilinin imzası unsurlarında bir noksanlık varsa bunların tamamlanması için hakim davacıya bir haftalık kesin süre verecektir. Eğer bu bir haftalık kesin süre içinde söz konusu eksiklikler giderilmezse, dava açılmamış sayılacaktır. Bu husus tasarıda da aynen bu şekilde düzenlenmişti. Ancak 1086 sayılı HUMK un 187/7 maddesi ve “dava arzuhalinin veya davetiye varakasının veya cevap layihasının tanziminde kanuni noksanlar bulunduğu veya tebliğin usulüne muvafık olmadığı iddiası” varsa ve bu kanıtlanırsa mahkeme aynı yasanın 193. maddesi doğrultusunda dilekçenin iptaline karar verilerek davacıya yeni bir dilekçe vermesini emreder. Sn. Baki Kuru’nun Hukuk Muhakemeleri Usulü adlı yapıtının 6. bası 4257. sayfasında yer alan 4. HD. nin 11.12.1970 10300/9138 sayılı kararında da, aynı hususun yani davanın reddedilmeyeceğinin, sadece dilekçenin iptal edileceğinin hükme bağlandığını görmekteyiz. 1086 sayılı HUMK un 193/4. maddesine baktığımızda ise, iptal edilen dilekçe yerine yeni dilekçe vermesi emredilen davacı eğer bu yükümlülüğü yerine getirmezse davanın açılmamış sayılmasına karar verileceğinin hükme bağlandığını görmekteyiz. 6100 sayılı HMK madde 119/2 ile 1086 sayılı HUMK madde 187/7, 193/1 ve 193/4 ü bir arada değerlendirdiğimizde; 1086 sayılı HUMK da bütün unsurların noksanlığı halinde eksikliklerin giderilebileceği hüküm altına alınmıştır. Buna karşılık 6100 sayılı HMK da sınırlı unsurlar için eksikliğin giderilmesi şartı getirilmiştir. 1086 sayılı HUMK da eksikliğin giderilmesi için verilecek süre 193/4’te 10 gün olarak belirtilmiştir. 6100 sayılı HMK da ise bu süre bir hafta olarak ve kesin süre olarak belirlenmiştir. Her ikisinde de süre sonunda, eksiklik giderilemezse dava açılmamış sayılır. (HMK 119/2 HUMK 193/4)

HUMK 179. vd. maddelere baktığımızda dilekçede kanuni noksanlığın bulunmasının ilk itirazlardan olduğu görülmektedir. Bu nedenle de davalı yan, dava dilekçesindeki kanuni unsurların noksanlığını HUMK 189. doğrultusunda cevap süresi içinde itiraz konusu etmemişse, bir daha bunu dile getirmesi mümkün değildir. Ancak hakimin resen dikkate alması gereken bir husus varsa, bu husus yargılamanın her aşamasında hakim tarafından incelenebilir ve hakim tarafından karara bağlanabilir. 6100 sayılı yasanın 119. maddesine baktığımızda ise, madde içeriğinden noksan beyanının ilk itiraz olarak değerlendirilmediğini görüyoruz. Bu yüzden de dava dilekçesindeki eksikliklerin 119/2’nin anlamı doğrultusunda, resen dikkate alınacak konulardan olduğunu düşünmekteyiz. Kanımızca bu ayrım iki yasa arasındaki önemli farklardandır.

6100 sayılı HMK 1086 sayılı HUMK da yer almayan yeni bir uygulama getirmiştir. Bu uygulama HMK’nın 120. maddesinde hükme bağlanmıştır. Söz konusu maddeye göre davacı davasını açarken yargılama harçlarıyla birlikte, “gider avansı”nı da mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Gider avansları, her yıl Adalet Bakanlığı’nca belirlenecektir. HMK 120/2 hükmü gereğince ise, davanın herhangi bir aşamasında gider avansının yeterli olmadığı anlaşılırsa, gider avansının tamamlattırılması için davacıya iki haftalık süre verilecek olup, iş bu süre yasa gereği kesin süre olarak belirlenmiştir. Yasa, bu düzenlemeyi yapmış ancak, kesin süre için avansın yatırılmamasının sonuçlarını hükme bağlamıştır. Bilindiği gibi 1086 sayılı HUMK yürürlükten kalkıncaya kadar, giderler açısından ikili bir ayrım söz konusudur. Bazı giderler söz konusu süre içinde yatırılmadığında taraf bu giderle yapılması gerekli olan işlemin yapılmasında, örneğin tanığın dinlenilmesinden vazgeçmiş sayılmaktadır. Halbuki diğer giderler için Savcılık ödeneğinden yararlanılarak, gider yapılmakta davanın sonucuna göre yükümlüsünden tahsil edilmektedir. Yani tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde hakim tarafından resen başvurulan deliller için, HUMK 415. madde gereğince gider taraflarca verilmezse hazineden karşılanır. Aynı ilke yeni yasa olan HMK’nın 325/1. maddesinde de hükme bağlanmıştır.

6100 sayılı HMK’nın belgelerin birlikte verilmesi başlığını taşıyan 121. maddesi 1086 sayılı HUMK un 180. maddesiyle aynı niteliktedir. Her iki madde de dava dilekçesiyle birlikte, delillerin gösterilmesini davacının elinde bulunan delillerin dava dilekçesine eklenmesini, başkaca yerden getirtilecek delil var ise bu konuda yeterli açıklamanın dilekçede yer almasını ve getirtilme masraflarının karşılanmasını emretmektedir. 1086 sayılı HUMK un uygulanması döneminde, 180/1 in bu emredici hükmü aynı yasanın 180/2 hükmünün yanlış uygulanması ile uygulanamaz hale getirilmiş, yasa koyucunun amacı yok sayılmıştır. 1086 sayılı HUMK un 180/2. maddesine baktığımızda, bu fıkra gereği davacıya verilmesi gereken 10 günlük sürenin, davacının delillerini bildirmesi için değil; dava dilekçesinde bildirildiği halde dava dilekçesine herhangi bir nedenle eklenmeyen delillerin mahkemeye sunulması ya da getirtilmesi gereken ancak yeterli açıklama ya da masrafın verilmemesi nedeniyle getirtilemeyen delillerin getirtilmesi için verilmiş olduğu anlaşılacaktır.

Mahkemeye verilen dava dilekçesi, 6100 sayılı HMK’nın 122. maddesi doğrultusunda davalıya tebliğ edilir. Tebliğ zarfında davalının iki hafta içinde cevap verebileceği açıklamasına yer verilir. Görüldüğü gibi 6100 sayılı HMK ile başlayacak olan uygulamada, cevap süresi yasa tarafından belirlenmiştir. Halbuki 1086 sayılı HUMK da cevap süresinin 10 günlük yasal süreden az olmamak üzere davacı tarafından belirlenebileceği ilkesi benimsenmişti. Bu ilkeden dönülmüştür. Ayrıca yasal süre 10 günden, iki haftaya çıkartılmıştır.

Her ne kadar 6100 sayılı kanunun, 123. maddesinde davanın geri alınması, 124. maddesinde tarafta iradi değişiklik 125. maddesinde dava konusunun devri hükme bağlanmış ise de, yazının başlığına sadık kalarak bu üç maddenin incelenmesini daha sonraki bir yazıya bırakıyor ve cevap dilekçesini incelemeye başlıyoruz.

Yukarıda da açıkladığımız gibi HMK’nın 127/1 maddesine göre davalı, dava dilekçesinin kendisine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde cevap dilekçesini mahkemeye sunmakla yükümlüdür. Ancak cevap dilekçesinin iki haftalık süre içinde hazırlanması çok zor yahut imkansız ise, davalının dava dilekçesinin kendisine tebliği tarihinden itibaren geçecek olan iki haftalık süre içinde, yani pratikte cevap süresi olarak adlandırdığımız süre içinde, ilgili mahkemeye başvurarak ek cevap süresi istemesi mümkündür.

HMK 127/1 aynı konuyu düzenleyen HUMK 197. maddesinden farklı olarak, mahkeme tarafından verilecek olan süreyi de belirlemiştir. Mahkeme böylesi bir başvuru halinde bir ayı geçmemek üzere ek süre verebilir ve bu süre bir defaya mahsus olmak üzere verilir.

HUMK 198. maddesinde gördüğümüz davalının dava dilekçesini sunmaması, ek süre talebinde bulunmaması halinde eğer davalının mahkemece kabul edilebilir bir mazereti var ise ilk duruşmada bu mazeretini beyan etmesi ve mahkemece mazeretin kabulü halinde tanınan üç günlük cevap süresi 6100 sayılı HMK ya alınmamıştır.

1086 sayılı HUMK’nın 195. maddesi ile 6100 sayılı HMK’nın 127. maddesini karşılaştırdığımızda HUMK 195. maddede hakime cevap süresini belirleme hakkı verildiğini buna karşılık HMK 127 de böylesi bir hakkın yer almadığını görürüz. Hakim ancak davalının başvurusuyla ve eğer başvurusu kanuna uygunsa bir ayı geçmemek üzere ek süre verebilecektir. Bunun dışında cevap süresine hakimin müdahalesi söz konusu değildir.

HMK 126. maddesinin dört fıkrasını bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, bugüne kadar sürdürdüğümüz uygulamanın ve uygulamaya dayanak olan yasa maddelerinin bir tekrarıyla karşılaşmaktayız. 126. maddeye göre, cevap dilekçesi davanın açılmış olduğu mahkemeye verilir ve davacı sayısı kadar örnek eklenir. Bu örnekler mahkeme tarafından davacıya tebliğ edilir. Daha önce de söylediğimiz gibi, dava dilekçesinin verilmesiyle birlikte HMK 120/1 hükmü gereği gider avansı verildiğinden, bundan böyle cevap dilekçesine pul eklemek yükümlülüğü kalmamıştır.

HMK 126/3 doğrultusunda ise, cevap dilekçesinin üzerinde yer alan havale tarihi cevap dilekçesinin mahkemeye sunulduğu tarih olarak kabul edilecektir.

Eğer davalı yan süresi içinde cevap dilekçesi vermemişse HMK 128/1 doğrultusunda davalının, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkar etmiş olduğu kabul edilir. Bu hüküm bugüne kadar sürdürdüğümüz uygulamanın aynıdır. Çünkü 1086 sayılı HUMK un 201/1 maddesinin birinci cümlesinde cevap vermeyen davalının vakıaları inkar edeceğini hükme bağlamıştır.

HMK’nın 129/1 maddesi, cevap dilekçesinin içeriğini hükme bağlamıştır. Maddenin taşıdığı önemden ötürü 129/1. maddeyi aşağıya aynen almaktayız.

Cevap dilekçesinin içeriği
MADDE 129- (1) Cevap dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:
a) Mahkemenin adı.
b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri; davalı yurt dışında ise açılan dava ile ilgili işlemlere esas olmak üzere yurt içinde göstereceği bir adres.
c) Davalının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası.
ç) Varsa, tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri.
d) Davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.
e) Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.
f) Dayanılan hukuki sebepler.
g) Açık bir şekilde talep sonucu.
ğ) Davalının veya varsa kanuni temsilcisinin yahut vekilinin imzası.
(2) 121 inci madde hükmü cevap dilekçesi hakkında da uygulanır.

Cevap dilekçesinin içeriğini incelediğimizde, HMK 129. maddede yer alan düzenlemenin HUMK 200. ve 201. maddelerinde yer alan düzenlemeye ilişkin hükümlerden farklı olduğunu görmekteyiz. Bilindiği gibi HUMK 200. maddesi, davalının, davacı tarafından ileri sürülen vakıaları inkar etmesi halinde düzenleyeceği cevap dilekçesinin içeriğini hükme bağlamıştır. HUMK 201 ise davalının inkar ile yetinmeyip, başkaca maddi vakıalar ileri sürmesi halinde düzenleyeceği cevap dilekçesinin içeriğini hükme bağlamıştır. HMK 129. maddede ise böylesi bir ayrım yer almamaktadır. Diğer bir anlatımla HMK 129/1 deki dilekçe örneği inkar ve yeni vakıa bildirme halinde de aynen kullanılmaktadır. Elbette davanın kabulü, kısmen kabulü halleri bunun dışında yer almalıdır.

HMK 129/2 ye baktığımızda, HMK’nın 121. maddesinin cevap dilekçesi için uygulanacağının hüküm altına alındığını görürüz. Yani davalı taraf da eklenmesi gerekli olan tüm belgeleri cevap dilekçesine ekleyecektir. Burada aklımıza gelen bir soru vardır. Bu soruya birlikte cevap aramak gerekir. Davacının getirtmek istediği belgelere ilişkin masraflar HMK 120 doğrultusunda, davacının yatırdığı avanstan karşılanmaktadır. Davalının getirtmek istediği belgelerin gideri nereden karşılanacaktır?

Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın sitesinde yer alan açıklama dikkate alındığında, Adalet Bakanlığı’nın da HUMK 180. ve 195. maddelerine ilişkin hükmün emredici hüküm olduğunu bu nedenle, taraflara yeniden süre verilmemesi gerektiğini beyan etmektedir. Adalet bakanlığı teftiş kurulunun bu görüşünü içeren alıntıyı ilgili siteden aynen kopya ederek bilginize sunmaktayız.

“Delillerin Sunulması İçin Kesin Süre Verilmediği
Dava dilekçelerinde veya cevap layihasında kanıtlarını açıklamayan tarafa ibraz için kesin süre tanınmadığı görülmüştür.
* HUMK’nın 180/1–2. madde ve fıkraları ile buna uygun Yargıtay 8.H.D.nin 09/12/1997 gün, 2356–8285 esas ve karar sayılı ilamı doğrultusunda, davacının elinde bulunan belgelerin asılları ile birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenecek örneklerinin dava dilekçesine eklenerek mahkemeye verilmesi, başka yerlerden getirilecek dosya ve belgeler için de, bunların bulunabilmesini sağlayacak açıklamanın dilekçelerde yapılması, bu hususlara uyulmaması veya eksik yerine getirilmesi halinde, hâkimin taraflara 10 günlük kesin süre vermesinin zorunlu olduğu, sözü edilen Yasa’nın 195. maddesi uyarınca da davalının yukarıda belirtilen koşulları cevap dilekçesinde açıklaması gerektiği cihetle, bundan böyle anılan Yasa içeriğine uygun hareket edilmesi”

Belgelerin getirtilmesine ilişkin bu hükümleri Avukatlık kanununun 2. maddesiyle birlikte yorumlayarak, bir avukat olarak davada daha aktif görev almamız gerektiği inancında olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak isteriz. Bilindiği gibi söz konusu maddenin son cümlesi “Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü beklemeksizin mahkemeden alınabilir.” Hükmünü içermektedir. Kişisel kanımızca, bu hükme göre avukat delil toplamak için kendiliğinden müzekkere yazdırmak hakkına sahip değildir. Diğer bir anlatımla hangi delilin toplatılması gerektiğine hakim karar verecektir. Avukat bu karar doğrultusunda, müzekkerenin yazılmasını sağlayacaktır. Aksi uygulama gereksiz delillerin dosyada toplanmasına hatta bu yolla başkalarının özel hayatına ilişkin bilgi edinmeye yol açabilir, faydası kadar zarar da oluşturur.

HMK 130. maddesi açıkça, cevap dilekçesinde bir eksiklik varsa bunun nasıl giderileceğini hüküm altına almıştır. Söz konusu maddeye göre 129. maddenin 1. fıkrasının (d), (e), (f), (g) bentlerinde bir eksiklik varsa davalı HMK 130. maddeden yararlanamayacaktır. Yani hakim, kendisine eksikliklerin giderilmesi için süre veremeyecektir. Buna karşılık 129. maddenin 1. fıkrasının (a), (b), (c), (ç) ve (ğ) bentlerinin cevap dilekçesinde bulunmaması halinde hakim davalıya bir haftalık süre vererek eksikliğin tamamlattırılmasını ister. Verilen süre içerisinde eksiklikler tamamlanmazsa, cevap dilekçesi verilmemiş sayılır. Yani davalı HMK 128/1 ile karşı karşıya kalır ve davalının dava dilekçesinde ileri sürmüş olduğu tüm vakıaları inkar etmiş kabul edilir.

HMK 131/1 maddesi gereğince, ilk itirazların cevap dilekçesiyle birlikte sunulması gerekmektedir. Eğer davalı cevap dilekçesini cevap süresinin bitiminden önce sunmuş ve bu dilekçede ilk itirazları belirtmemişse; cevap süresi bitmemiş olmasına rağmen geriye kalan zaman diliminde ilk itirazları sürme şansını kaybetmiştir. Bu husus 1086 sayılı HUMK un 187,188 195 ve 478. maddelerinde de düzenlenmiştir. (Sn. Baki Kuru’nun Hukuk Muhakemeleri Usulü eserinin 6. bası 4216. sayfasında YKD nin 1976/5 sayısında yer alan Yargıtay 4. HD 20.12.1974 gün 6155/17127 sayılı kararında bu konu çok açıkça dile getirilmiştir. Örnek karar olarak bilginize sunulmuştur.)

Bilindiği gibi dava dilekçesi ve cevap dilekçesinden sonra taraflara, ikinci dilekçelerini sunmak için HUMK’nın 209. maddesi bir olanak vermektedir. İşte bu olanak HMK nın 136/1 ve 136/2 maddelerinde hükme bağlanmıştır. Ancak unutulmaması gerekli bir husus vardır ki; HUMK 202. maddesi doğrultusunda, iddianın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı dava dilekçesinin mahkemeye sunulması ile, savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı ise cevap dilekçesinin davacıya tebliğiyle başlamaktaydı. Aynı konuya ilişkin olarak HMK’nın 141. maddesi hükmü taraflara daha geniş bir olanak tanımıştır. Bu maddeye göre iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçelerinde uygulanmaz. Yani taraflar bu aşamada iddia ve savunmalarını genişletebilir veya değiştirebilirler. Eğer taraflar cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi haklarını kullanmışlar ve bu aşamadan sonra gelen, ön inceleme aşamasında iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yoluna başvuracaklarsa karşı tarafın oluruna ihtiyaçları vardır. Ancak, eğer karşı taraf ön inceleme duruşmasına gelmemişse, gelen taraf gelmeyen tarafın olurunu aramaksızın iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi hakkını kullanabilir. Söz konusu hakkı ön inceleme aşamasından sonra kullanmak mümkün değildir. Bunun tek istisnası 141/2 de ifade edildiği gibi ıslah yoludur.

HUMK 209. maddeye baktığımızda, replik ve düplik dilekçelerinin düzenlenmesine ilişkin hükmün daha ayrıntılı olarak yasada yer adlığını görürüz. 209. maddenin Senai Olgaç tarafından sadeleştirilmiş hali aynen “Davalının cevap dilekçesinde ileri sürdüğü olaylara karşı davacı, gerekli durumda 207. maddenin birinci ve ikinci fıkralarına uygun hareketle on gün içerisinde inkar veya kabulü kanıtlayan açıklama yapmak zorundadır. Aynı süre içerisinde davacı defi de ileri sürebilir. Bu suretle davacının verdiği cevap dilekçesi hemen davalıya tebliğ olunur.” şeklindedir.
Buna karşılık HMK’nın 136. maddesi “(1) Davacı, cevap dilekçesinin kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde cevaba cevap dilekçesi; davalı da davacının cevabının kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde ikinci cevap dilekçesi verebilir.
(2) Davacının cevaba cevap, davalının da ikinci cevap dilekçesi hakkında, dava ve cevap dilekçelerine ilişkin hükümler, niteliğine aykırı düşmediği sürece kıyasen uygulanır. “ şeklindedir. Görüldüğü gibi HUMK’da davacıya ve davalıya karşı tarafın ileri sürdüğü vakıaları kabul ya da inkar etmek, defi ileri sürmek hakkının verildiği açıkça hüküm altına alınmıştır. Halbuki HMK 136’da bu ancak 136/2’nin içeriğinden yorum yoluyla anlaşılabilmektedir. Bizim kişisel kanımıza göre, eski ve yeni yasa arasında bu açıdan bir fark yoktur. Ayrıca HMK 141. maddeyi dikkate aldığımızda, yukarıda da söylediğimiz gibi iddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağı ikinci dilekçelerden sonra başlayacağına göre, yorumlamayla elde etmek istediğimiz sonucun yasayla da desteklendiğini görmekteyiz.

Cevap dilekçesini incelerken, cevap dilekçesine ilişkin süre içinde davalıya tanınmış olan karşı dava açma hakkını da unutmamak gerekir. HMK’nın 132 vd. maddelerinde bu husus düzenlenmiştir. HMK 133/1 e göre, karşı dava ancak cevap süresi içinde açılabilir. Karşı dava, cevap süresi içinde olmak kaydıyla, cevap dilekçesiyle birlikte açılmak zorunda değildir. Süre geçmemek kayıt ve şartıyla ayrı bir dilekçe ile karşı dava açılabilir. Eğer bu kurala uygun davranılmamışsa, yani cevap süresinden sonra karşı dava açılmış ise mahkeme, davaların ayrılmasına karar verir. HMK 133/2’nin yazımından ayırma işleminin mahkemeye resen yüklenen yapılmak üzere yüklenen bir görev olduğunu anlamaktayız. HMK 132 ye baktığımız zaman, karşı dava açabilmenin şartlarının yasada açıkça belirlendiğini görürüz. Bu şartlar;

a) Asıl davanın açılmış ve hâlen görülmekte olması,
b) Karşı davada ileri sürülecek olan talep ile asıl davada ileri sürülen talep arasında takas veya mahsup ilişkisinin bulunması yahut bu davalar arasında bağlantının mevcut olmasıdır.

HMK 132/2 ye baktığımızda ise, bu şartlar gerçekleşmeden açılan karşı davanın, mahkeme tarafından resen ya da taraf istemiyle asıl davadan ayrılarak görevli mahkemeye gönderilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.

Bugüne kadar uygulamakta olduğumuz karşı davaya karşı dava açılamaz ilkesi, HMK 132/3’te hüküm altına alınmıştır.

HMK 134/1 e göre, asıl davanın herhangi bir sebeple örneğin feragat ya da sulh gibi bir nedenle sona ermiş olması, karşı davanın görüşülüp karara bağlanmasına engel olamaz.

HMK 135/1’de “Bu Kanunun dava ile ilgili hükümleri, aksine özel düzenleme bulunmayan hâllerde, karşı dava hakkında da uygulanır.” Hükmü bulunmaktadır. Bu durumda karşı davanın cevap dilekçesiyle açıldığını düşünürsek, davacının cevaba cevap dilekçesinin karşı davanın cevap dilekçesi olması gerektiği sonucuna ulaşırız. İşbu nedenle de asıl davaya ilişkin 4 temel dilekçe verilmiş olmasına rağmen, karşı davanın davalısı olan asıl davacının hakkı olan cevaba cevap dilekçesi daha sonraki bir aşamada verilecektir. Ön incelemenin de asıl davanın 4 dilekçesi tamamlandıktan sonra değil, karşı davanın da 4 dilekçesi tamamlandıktan sonra yapılması gerekir. Bu kişisel kanımız olup tartışılması gerektiğini düşünmekteyiz.

HUMK’nın 207. 208. 209. ve 210. maddelerine baktığımızda da, karşılık dava içinde 4 ayrı dilekçenin verilmesi gerektiğinin hüküm altına alındığını görmekteyiz.

HMK 132. maddesi takas ve mahsup ilişkisinin bulunmasını ya da asıl dava ile karşılık dava arasında bağlantının mevcut olmasını aramaktadır. Bu maddenin karşılığı olarak HUMK’da yer alan 204. maddenin 2. bendinde ise karşılık dava açmak için tanınan olanak çok geniş tutulmuştur. Söz konusu maddeye göre “davacıya karşı davalının açtığı her çeşit davalar” karşılık dava olarak sayılmıştır. Yine de HUMK 206. maddesine baktığımızda, idari makamların incelemesine tabi konularla, hakemlerin çözeceği davaların karşılık dava olmayacağının açıkça hüküm altına alındığı görülmektedir. Buna benzer bir hüküm HMK’da yer almamaktadır. Ancak bu hüküm işin doğası gereği HMK’da da var kabul edilmeli, böyle uygulanmalıdır.

HUMK 187/5’e baktığımızda iki dava arasında sonuçları birbirini etkilediği takdirde bir bağlantı varsa, bunun irtibatlı davalar olarak kabul edildiği ve gene HUMK 205. maddesi doğrultusunda irtibatlı davaların da karşılık dava olarak değerlendirileceğinin hüküm altına alındığını görmekteyiz. Halbuki HMK’da böylesi bir hükme rastlamamaktayız.

ek : Sn. Av. Kerime Sarı'nın uyarısı ile HMK 129 maddede oluşan bir imla hatasını düzelttim. Kendisine teşekkür ederim.
Ayrıca, davalının delillerinin toplanmasında giderlerin davalıdan alınması için, HMK 324 ve 326. maddelerden istifade edebileceğimizi öğrendiğimi de sizlerle paylaşmak isterim.